3 Haziran 2014 Salı

"Kan Ateşi - Karen Marie Moning" Kitap Yorumu

 
KİTAP KÜNYESİ:

Kitap Adı: Kan Ateşi
Özgün Adı: Bloodfever
Seri: Ateş #2
Yazarı: Karen Marie Moning
Çevirmeni: Zeynep Çilengiroğlu Karahatay (Ne yazık ki)
Yayınevi: Epsilon
Türkiye Yayın Tarihi: 2010
Sayfa Sayısı: 288
Piyasa Fiyatı: 18.00 TL
Goodreads: 4.33

 

 
ARKA KAPAK:


Kan görmekten korkar mısınız?

"Bizi tanımlayan asıl şey hareketlerimizdir. Neyi seçtiğimiz, neyi reddettiğimiz hatta neyin uğruna canımızı vereceğimizdir önemli olan."

MacKayla, Jericho Barrons ile beraber yaşamaya başlamıştır. Hem fiziksel olarak, hem de ruhen o kadar çok değişmiştir ki kızının peşine düşen ve onu ararken perişan olan babası bile Mac'i tanıyamaz.

Karanlık, gölgeler, çeteler ve sonu gelmeyen birçok cinayet ile artık her şey daha çok içinden çıkılmaz hale gelir. Güvenlik güçleri her konuda Mac'ten şüphelendikleri için her an onun peşindedirler. Mac'i takip eden sadece polis değildir. Zaten cevapsız sorular da işte tam burada başlar.

Net olan tek şey, Mac'in artık kan görmek istememesidir.
 

BENİM YORUMUM:


     Aslında Kan Ateşi'ni okumamam gerekiyordu. Çünkü üçüncü kitabı okuyan herkes "Sonraki kitap çıksıııın" ve "O son neydi öyleeee" şeklinde kafayı yiyor. Anlaşılan dördüncü kitabın sonu daha betermiş. Benim de dördüncü ve beşinci kitabı alana kadar üçüncüyü okumama kuralım var ama dördüncüyle beşinciyi şu an alırsam annem beni keser ve şimdi ikinciyi okuduğum için iyice üçüncüye yaklaşmış oldum... Durum karmaşık.
 
     Yemin ederim ki bir yandan ödev yapıp bir yandan sınava çalışıyordum. Sadece şöyle bir göz atacaktım... Okumayı düşünmüyordum. Gözlerimi açtığımda kitap bitmişti ve 100 almadığım tek sınav, öncesinde Kan Ateşi'ni okuduğum sınav oldu. Tamamen kitabı suçluyorum. Beni baştan çıkardı. Hazırlıksız yakalandım.
 
     Ama saçmaladığım kısımları kısa tutmaya çalışacağım çünkü birazdan çeviriye sövdüğüm uzun bir yazı geliyor. O yüzden konuyu anlatmakla uğraşmıyorum bile, sadece düşüncelerimi söyleyip geçeceğim.

     İlk kitaptan daha iyiydi. Aksiyon hiç düşmedi. Dozu sürekli değişen bir aksiyon ve heyecan, kitap boyunca vardı. Sonra her kitabın sonunda olması gerektiğini düşündüğüm "büyük olay"la birlikte aksiyon tavan yaptı. Ardından olaylar düzeldiğinde oluşan o klasik, sessiz ve huzurlu anlar... Sonra kitabın son birkaç sayfasında yeniden aksiyon. İlk kitabın sonunda da tam olaylar durulmuş gibiyken bir anda bir şey olmuştu. O yüzden bu sefer çok şaşırmadım. İyi bir şey ama. "Büyük olay" sonrası durgunluğu sevmem zaten.
 
     Barrons'u biraz daha yakından tanıyoruz. Hala ne olduğu konusunda en ufak bir fikrimiz yok, aksine yazar kafamızı daha da karıştırmak için elinden geleni yapıyor ama kişilik özelliklerinden bazıları kendini göstermeye başladı. İlk kitabın yorumunda (görmek için buraya tıklayın) şöyle demiştim: Sonralardan korumacılık, sahiplenicilik ve kıskançlık gibi erkek karakterlerde -aşırıya kaçılmadığı sürece- bayıldığım özellikleri olduğunu öğrenmeyi umuyorum. Böylece onunla ilgili fantezilerimi bir seviye daha yükseltebilirim. Korumacılık biraz, kıskançlık daha fazla. V'Lane'i kıskanmasını şeytani bir zevk alarak okuyorum. O yüzden fantezilerimi bir seviye daha yükseltebilirim. Hala diğer badboyların önüne geçmesini sağlayacak büyük bir şey olmadı gerçi. Üçüncü kitapta oluyor galiba. (Manyak gibi neyin kaçıncı kitapta olduğuyla ilgili bilgi topluyorum her yerden.)
 
     Mac'i iyice sevmeye başladım ben. Kız Barrons'un ne kadar çekici olduğunu biliyor ve söylüyor, ama bu yüzden kafayı yemiyor. Ayrıca Barrons ondan hoşlanmaya başlarken Mac'in kayıtsız kalması nedense çok hoşuma gidiyor. Erkeğe "Hayır senden etkilenmiyorum" deyip duran ama iç sesiyle sürekli ne kadar yakışıklı olduğundan bahseden kızlardan sonra Mac adeta süper kahraman. Bir de Barrons'un kendisine ilgi duyduğunu gerçekten anlamıyor, Barrons orada içten içe işkence çekiyor ya. Bu durumdan acayip zevk alıyorum.
 
     Şimdi geldik en heyecanlı kısma. Kitap Künyesi'nde, çevirmenin yanına yazdığım "Ne yazık ki"nin anlamını açıklayacağım. Bunun anlamı, ilk kez bir kitabın sadece çevirisinden değil, çevirmeninden de nefret ettiğim. Ve kitabın iğrenç ötesi çevirisiyle ilgili saatlerce konuşmayı planlıyorum.
 
     Yabancı dil konusunda berbat olan çevirmenler vardır, bir de kendi ana dili konusunda berbat olan çevirmenler vardır. İşte çevirmen olacak kadın, bu ikisinin kusursuz bir şekilde birleşip vücut bulmuş hali. Ne İngilizceden anladığı var ne Türkçeden. Virgül başta olmak üzere bütün noktalama işaretleri, geçmişte ona korkunç ve affedilemez bir şey yapmış olacaklar ki kadıncağız da onları kullanmamak için şekilden şekle giriyor. Sanırım biraz da korkuyor onlardan. Yazık.
 
     Tabii anlatım bozukluklarından bahsetmiyorum bile. Sınav haftasında okumuştum kitabı. Türkçe konusunda inanılmaz yardımları dokundu. Her yerde bulunmaz böyle anlatım bozuklukları. Bu yüzden birkaçını sizinle de paylaşmak isterim: "Yani eğer daha önce sahip olanları düşününce kesinlikle işe yaramış", "İçinde kutular ve tanımlanmaz cisimlerin kavanozlara sıkıştırıldığı yeni bir mağaraya girdik", ama benim favorim: "Onu bıçaklayıp, gözlerini oyup, küle dönüştürüp, daha sonra da iki gün beklemeyip tekrar ayaklanmadığından emin olmak gerekiyor."
 
     Bir yerde de "toprak, yangın, rüzgar ve su" yazıyordu. Burada dört elementten bahsedildiğini görüyorsunuz. Zaten herkes bu durumda fire sözcüğünü yangın diye çevirmesi gerektiğini bilir çünkü hepinizin bildiği gibi, dostlarım, yangın diye bir element var. (Bunca zaman yangın elementini ateş diye bilenlerdenseniz, ayıp, cahilliğin bu kadarı.)
 
     Bir de sansür meselesi var. Gerek sıfat, gerek zarf olarak kullanılan ve özellikle zarf olarak kullanmasına bayıldığım "fucking" kelimesi. Ve bunun gibi bazı küfürler. Özellikle "fucking" sözcüğünü, çevirirken yazmamak çok kolay ama bir insan bunu neden yapar, anlamıyorum. Kitabın kendisinde var, onu sansürlemek siz çevirmenlerin yapabileceği bir tercih değil. Küfürlerden neden bu kadar korkuyorsunuz? Neden * işaretini kullanarak sansürlüyorsunuz veya hiç yazmıyorsunuz? Sikmek işte ya. SİKMEK. Ne var bu sözcükte bu kadar? SİKMEKSİKMEKSİKMEK.Yeter be.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
     Bütün bunlar çevirmenin beceriksiz olmasından kaynaklanıyormuş gibi davranabiliriz tabii. Ama ben, bu çevirmenden nefret eden benim gibi başkalarının da olduğunu doğrulamak için biraz araştırma yaptım ve Kan Ateşi'nin çevirisinden söz eden bir grup insanın konuşmasına denk geldim. Çevirmenin bunu kasten yaptığını düşünenler vardı. Kitabı orijinal dilinde okumuş olan biri, 262. sayfanın kısaltıldığını söylemişti ve o sayfayı açtığımda, gerçekten okurken o sahnede bir tuhaflık sezdiğimi hatırladım.
 
     Çevirmen demeye utandığım şahıs, o sahnenin resmen özetini çıkarmış da yazmış. Orijinali çok çok çok çok çok daha uzun ve çok çok çok çok çok daha güzel. Tamamını yazamam tabii ama ufak bir örnek vereyim.
 
     Orijinali: Yalnız bir çocuk. Yalnız bir adam. Kan kırmızısı ayın altında çölde duran bir adam. Her yerde savaş var. Zaten her zaman vardı. İnsanın soluğunu kesen rüzgar yerden kumları süpürüp havaya saçıyordu. Uçurumun yamacında bir mağara vardı. Bir barınak mı? Artık hiçbir yerde barınak kalmamıştı ki…
 
     Çevirmenin yazdığı: İçindeki sesleri ve duyguları hissedebiliyordum.
 
     Benim içimdeki sesleri ve duyguları hissedebilse yaşayacağı korku, eminim virgüllerle ilgili korkusunu katbekat geride bırakırdı.
 
     Kendime not: İngilizce kitap okumayı başarabildiğin zaman yeniden orijinal dilinde okuyacağın serilere Ateş serisini de ekle.
 
ALINTILAR:


...insanlar, size, sizin izin verdiğiniz kadar kötü davranırlar.
(sf. 32)


"Neden beni öldürmemeye karar verdin?"
"Ben, nasıl dersiniz... Seninle arkadaş olmak istiyorum."
"Psikopat tecavüzcülerin arkadaşları olmaz."
"Ben senin psikopat bir tecavüzcü olduğunu bilmiyordum, bilsem arkadaş olmak istemezdim."
(Mac ve V'lane, sf. 49)


"Seni aradığımda kiminle kavga ediyordun?"
"Ryodan."
"Neden?"
"Çünkü benim hakkımda konuşmaması gereken insanlara benimle ilgili bilgiler vermiş."
"Ryodan kim?"
"Kavga ettiğim adam."
(Mac ve Barrons, sf. 142)


"Nasıl girdin bilgisayarıma?"
Bana boş boş baktı. "Tüm  şifrelerin Alina. E-posta şifren ise gökkuşağı."
(Mac ve Barrons,  sf. 175-176)


"Bana yumruk at," dedim.
"Saçmalama," dedi.
"Hadi Barrons bana bir yumruk at."
"Sana yumruk atmayacağım."
"Hadi bana yumr..." dememle yüzümdeki tüm kemiklerin neredeyse kırıldığını hissettim. Kafamı salladım, hiç canım acımamıştı. "Bu mükemmel bir şey ya şuna bak bana vurduğunu anlamadım bile."
"Hadi bana bir yumruk daha at hadi..." Kanım kaynıyordu, vücudum çok güçlüydü, kendimi çok canlı hissediyordum.
Barrons kafasını sallıyordu.
Bir anda ona bir yumruk attım, kafası arkaya doğru gidip geldi.
"Mutlu musun şimdi?"
"Canın acıdı mı?"
"Hayır.
"Tekrar vurabilir miyim?"
"Hayır git kendine bir kum torbası al."
(Mac ve Barrons, sf. 250-251)


"İkinizin arasındaki farkı göremiyordum," dedi derin derin sinirli bir şekilde.
Suratına bir yumruk attım. "O zaman dikkatlice bakmıyordun herhalde, ben memeleri olandım!"
"Emin ol memeleri olanın sen olduğunu biliyorum; çünkü ne zaman arkamı dönsem o memeleri suratıma sokuyorsun!"
(Barrons ve Mac, sf. 261)


PUANLAMA:
 
 
5 Taç: Aşık oldum. İnanılmazdı.
 

Çeviri yüzünden güzelim kitabın hakkı verilememiş, ayrıca atlanan bir sürü yer var. Ama yine de çok iyiydi. Bu seriyi okuyacaksanız orijinal dilinde okuyun. Hatta gidin sırf bu kitabı bu çeviriyle okumak zorunda kalmamak için İngilizcenizi geliştirin. Hayatımda okuduğum en berbat çeviriydi ve kitap buna rağmen bu kadar güzelse, orijinali nasıl, çok merak ediyorum.