4 Mayıs 2014 Pazar

"Karanlık Ateş - Karen Marie Moning" Kitap Yorumu

NOT: Resmin tuhaf derecede basit olduğunu düşünüyorsanız ben yaptığım içindir.
 
KİTAP KÜNYESİ:
 
Kitap Adı: Karanlık Ateş
Özgün Adı: Darkfever
Seri: Ateş #1
Yazarı: Karen Marie Moning
Çevirmeni: Aylin Kalav
Yayınevi: Epsilon
Türkiye Yayın Tarihi: 2009
Sayfa Sayısı: 344
Piyasa Fiyatı: 19.00 TL
Goodreads: 4.16
 
 
 
 
ARKA KAPAK:
 
 
Karanlıktan korkar mısınız?

Güzel, akıllı ve normal biri olmak, görünürdekinin gerçeğini ortaya çıkarmaya yeter mi bilinmez ama MacKayla bu özelliklere sahip bir kadın olarak “gerçekler” için çaba sarf edecektir.

Tek amacı, diğer tüm normal insanlar gibi mutlu ve sade bir hayatı varken kardeşinin öldürülmesi ile mantıklı bir açıklama getiremediği tuhaflıklara son vermektir.

Anne ve babasına olan sadakatini çiğneyerek kardeşinin katilinin peşine düşen Mac, İrlanda’ya gider. Çıktığı yolculuk, onu hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı, iyi ile kötünün aynı derecede tehlike yarattığı karanlık bir dünyaya sürükler. Kısa süre içerisinde ise daha da büyük bir meydan okumayla karşı karşıya kalır: Sahip olduğundan haberdar bile olmadığı gücünü – insanlık âleminin ötesindeki, tehlikeli Fae âlemini görebilme yeteneği – kullanmayı öğrenir ve istenilenden çok daha uzun bir süre hayatta kalmayı başarır.

Her hareketi, geçmişi olmayan ve Mac’in hayal ettiği gelecekle alay eden bir erkek olan karanlık ve gizemli Jericho tarafından gölge gibi izlenmektedir...
 
 
BENİM YORUMUM:
 
 
     "Yaşam felsefem oldukça basit... Kimsenin beni öldürmeye çalışmadığı gün, benim kitabıma göre iyi bir gündür."
 
     Sanırım ilk kez bir kitabı bitirir bitirmez yorumluyorum ama Karanlık Ateş bittiğinden beri içimde oluşan boşluğu doldurmanın başka yolunu düşünemiyorum (İkincisine de başlayabilirim tabii ama o zaman üçüncüsünü de okurum ve dördüncüsünü almadan önce bitirmem gereken halihazırda yığınla kitabım olduğu için akıl sağlığımı koruyamayabilirim, o yüzden kendimi tutuyorum.)

     Karanlık Ateş, giriş bölümüyle insanı fazlasıyla yakalayan bir kitap bence. Yazarın sürekli kullandığı "O gün bunun farkında değildim ama..., bunu sonradan öğrenecektim ki..., şu an geçmişe bakınca..." tarzı cümleleri bu giriş bölümünde ve birinci bölümde fazlasıyla yoğun olduğundan kitabın geri kalanından ve serinin diğer kitaplarından çok şey beklemenize yol açıyor. Ben de kitabın ortalarında, vereceğim puan kafamda dört ile beş arasında gidip gelirken çok büyük bir olay bekliyor ama genelde hayal kırıklığına uğruyordum. Kitabın sonuna doğru istediğimi aldım mı, aldım. Sonraki kitaplardan çok şey mi bekliyorum, evet. Konuda ve yazarın anlatımında fazlasıyla potansiyel gördüğüm için dört buçuk verdim. Serinin sonraki kitaplarından birinin benden tam puan almayı başaracağını biliyorum ama şimdilik bu ilk kitap olmayacak.
 
     Şimdi konudan bahsedelim. Kitap, pembeler içindeki hayat çok güzel lalala karakterimiz MacKayla Lane'in Dublin'deki ablası Alina'nın öldürülmesiyle başlıyor. Polis katil falan bulamayınca Mac, ablasının katilini ortaya çıkarıp vicdanını rahatlatmak amacıyla Dublin'e kadar gidiyor. Fakat karşısında Fae adı verilen korkunç yaratıklarla kuşatılmış fakat bunun farkında bile olmayan bir şehir buluyor. Kardeşinin ölmeden önceki son anlarında bıraktığı bir mesaj ona Sinsar Dubh'yu bulmasını söylüyor, Jericho Barrons adındaki gizemli bir adam Mac'in Fae'i görme yeteneğine sahip güçlü bir Sidhe-kâhini olduğunu iddia ediyor... işler hayal edebileceğinden daha karmaşık.
 
Yorumun geri kalanı bolca fangirl yorumu ve birazcık spoiler içerir.
 
     Düşüncelerimi sıraya koymakla pek uğraşmayacağım bile ama önce yaratılan dünyayı ve tüm o zihnimde rahatlıkla canlanan Fae yaratıklarını ne kadar muhteşem bulduğumu söyleyeyim. Hele şu Karanlık Bölge ve Gölgeler olayı çok havalıydı. Konu harika. Yazarın eğlenceli anlatımı da öyle.
 
     Evet. Bunu söylediğime göre şimdi saatlerce Mac ve Barrons'tan bahsedebilirim.
 
     Barrons, Barrons, Barrons... Barrons. Sonradan görme gibi çoğunuzun çoktan sahiplendiği Barrons'a yavşadığım için bana kızmakta hakkınız var çünkü kendisine resmen yavşıyorum. Gerçi ilk başlarda herhangi bir badboy karakterinden çok daha aksi, sert, gizemli ve kitapçı sahibi (bence kitaplarla alakası olan karakterler daima öndedir) olması dışında pek bir farklılık göremedim onda. Ama gerçekten eğlenceli ve havalı biri olduğu zamanla ortaya çıkıyor. Bence tanıdıkça daha çok seveceğim. Şu an hakkında bildiğim fazla şey yok (Neredeyse hiçbir şey yok). Sonralardan korumacılık, sahiplenicilik ve kıskançlık gibi erkek karakterlerde -aşırıya kaçılmadığı sürece- bayıldığım özellikleri olduğunu öğrenmeyi umuyorum. Böylece onunla ilgili fantezilerimi bir seviye daha yükseltebilirim. Ama size korkutucu hayal gücümü fazla açmasam daha iyi.
 
     Mac'e (Barrons'un deyimiyle Bayan Lane, kendisi çok kibardır da) gelirsek, en başında tam da sevmediğim kadın karakter tipine sahipmiş gibiydi. Sırf erkeklerin dikkatini çekebilmek için burnunun dibindeki arkadaşıyla bağıra bağıra konuşan ve yüksek sesle gülen, aynı anda yedi kişiyle mesajlaşma yeteneğine sahip olduğu için kendiyle gurur duyan ve hayatta en değer verdiği şeylerden biri saçları olan tipteki bir kız gibi.
 
     Ama gerçeğin bu olmadığını, böyle düşünmemin nedeninin Mac'in sürekli sonradan çok değiştiğini söylemesi olduğunu geç de olsa anladım. Değişti gerçekten ama en başında da nefret edilecek biri değildi. Kitapları ve müziği ne kadar sevdiğini söylediği anda ona ısınmaya başlamıştım zaten.
 
     Müzik demişken, yazarın ve dolayısıyla Mac'in MUHTEŞEM bir müzik zevki var. Bunun en iyi örnekleri kitapta adı geçen "The Rolling Stones - She's A Rainbow" ve "James - Laid" şarkıları. İkisi de fazla bilinen şarkılar değil ama çok güzeller.
 
     Son olarak, oje dahil olmak üzere her türlü makyaj malzemesinden nefret eden ve en son iki yıl önce falan oje sürmüş biri olarak, Barrons'un bana da oje sürmesini ne kadar istediğimi bilin lütfen. Bana bunu istettiriyorsa o adamda cidden potansiyel var demektir. Saygı duyuyorum.
 
 
 
ALINTILAR:
 
Müzik benim tek kaçış yolum.
(sf. 24)
 
 
Bu arada, kitapları filmlerden daha çok severim. Filmler size neyi düşüneceğinizi anlatırlar. İyi bir kitap ise bazı şeyleri hayal gücünüze bırakır. Filmler size pembe renkli evi gösterirler. İyi bir kitap, pembe bir ev olduğunu anlatır ve detayları sizin boyamanıza, hatta belki çatı modelini seçmenize ve kendi arabanızı o evin önüne park etmenize olanak tanır. Hayal gücüm daima, bir filmin gösterebileceklerinin ötesine geçmiştir.
(sf. 47)
 
 
"Sinsar Dubh'yu pek çok kişi ve grup arıyor. Onu ben de istiyorum ama yalnız çalışırım."
"Onu niçin istiyorsun?"
Önemsemez bir tavırla cevapladı. "Paha biçilmezdir ve ben de bir kitap koleksiyoncusuyum."
"Sanırım bu da uğruna adam öldürmeye hazır olman için yeterli bir sebep. Onu ne yapmayı planlıyorsun? En yüksek fiyatı verene satmayı mı?"
(Barrons ve Mac, sf. 67)
 
 
"Oh, haydi durma," dedim. "Beni öldür gitsin. Acıma son ver!"
...
"Bunu gerçekten istemiyorsun."
"Söylediğim gibi, beni tanımıyorsun."
Güldü. "Ellerine bak."
Baktım. Ellerimle kolunu sımsıkı kavramıştım. Güzelce manikürlü pembe tırnaklarım pençe misali kıvrılıp kıyafetine saplanmış kavrayışını gevşetmeye çalışıyordu. Ellerimi kaldırdığımın farkında bile değildim.
"İnsanları tanırım Bayan Lane. Ölmek istediklerini düşünürler, bazen ölmek istediklerini dile bile getirirler. Ama bunu hiçbir zaman gerçekten istemezler. Son dakikada domuzlar gibi bağırıp canlarını dişlerine takarak mücadele ederler."
(Mac ve Barrons, sf. 86-87)
 
 
"Siz Bayan Lane, diğerleri için bir tehditsiniz! Yürüyen ve konuşan, pembeler içinde bir felaketsiniz!"
(Barrons, sf. 123)
 
 
"Yavaşça derin bir nefes al," dedi Barrons. "Üstesinden gelebilirsin. Zihninizi buna yoğunlaştırın Bayan Lane."
Aceleyle biraz hava yuttum. Hiçbir faydası olmamıştı.
"Nefes alın, dedim. Sudan çıkmış balık taklidi yapın, demedim."
(sf. 136)
 
 
"Şaka ediyor olmalısın," dedim baş işaretiyle beni çağırdığında. Harcadığı kuvvetle omuz ve kol kasları toplanıp şişerken rögar kapağını kaldırıp kenara itmiş beni bekliyordu.
"Kanalizasyon sistemine nasıl gireceğimizi düşünüyordunuz, Bayan Lane?" diye sordu sabırsızlığını belli eden bir tavırla.
"Düşünmüyordum. Bu düşünceyi kasten atlamış olmalıyım."
(Mac ve Barrons, sf. 211-212)
 
 
Ben daha ne olduğunu anlayamadan sarı tırnaklı bir el saçlarımı tutmuştu. İnsanüstü bir güçle, saçlarımı sımsıkı kavrayan eliyle beni kaldırıp yerle ilişkimi kesti.
Neyse ki, sidhe-kâhini içgüdülerim harekete geçmiş ve beni havalandırdığı anda iki elimle birden göğsüne vurabilmiştim.
Ama maalesef, aynen o şekilde donmuştu; eli saçımda ve ben havada sallanır vaziyetteyken.
...
"Barrons," diye çaresizce seslendim. "Neredesin?"
"İnanılmaz," dedi tam tepemden gelen aksi bir ses. "Tasarladığım bütün olası senaryoları düşünüyordum da, bu hiç aklıma gelmemişti."
(sf. 270-271) 
 
 
PUANLAMA:
 
4, 5 Taç: Bence gayet güzeldi. Beğendim ben. / Aşık oldum. İnanılmazdı.
 
 
Akıcılık yoktu ya. Olsaydı keşke. Akıcılık iyi olurdu. Ayrıca bazı yerler sıkıcıydı. Yine de söylediğim gibi, yazarın kullandığı dil yüzünden sonraki kitaplardan çok büyük bir aksiyon falan bekliyorum. Ve Barrons'un ne olduğunu öğrenmeyi. (Bir yerde Barrons'un sırrının beşinci kitapta ortaya çıktığını okumuştum fakat bunun amaçsız bir yalan olduğunu düşünmeyi tercih ediyorum.) Lütfen hayal kırıklığına uğramayayım.