uzaylılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
uzaylılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Haziran 2016 Cumartesi

"Direniş - Jennifer L. Armentrout" Kitap Yorumu

 
KİTAP KÜNYESİ:
 
Kitap Adı: Direniş
Özgün Adı: Opposition
Seri: Lux #5
Yazarı: Jennifer L. Armentrout
Çevirmeni: Barış Emre Alkım, Bilge N. Zileli Alkım
Yayınevi: DEX
Türkiye Yayın Tarihi: 17 Eylül 2014
Sayfa Sayısı: 364
Piyasa Fiyatı: 23.00 TL
Goodreads: 4.43

 
ARKA KAPAK:
 
Dünyanın sonuna tanık olursam, evimin çatısında oturup, R.E.M. dinleyecektim.
Ama gerçek hayat hiç de öyle havalı değil, inanın bana.

Luxen'lerin geldiği o gece her şey değişti ve Daemon gitti.

Geri gelecek mi, bilmiyorum.

Saf mı değiştirdi, hiçbir fikrim yok.

Beni hâlâ seviyor mu, emin değilim.

Eğer Luxen işgalinden kurtulabilmek için az da olsa bir
şansımız varsa, bu ancak düşman ile işbirliği yaparsak mümkün olacak.

Hangi düşmanla mı?

Bir tahminin v
ardır eminim.


Dünyaca ünlü usta yazar Jennifer L. Armentrout'un
efsane serisi LUX,
son kitap DİRENİŞ ile tozu dumana katıyor.
 
 
BENİM YORUMUM:

15 Nisan 2014 Salı

"Köken - Jennifer L. Armentrot" Kitap Yorumu

 

KİTAP KÜNYESİ:

Kitap Adı: Köken
Özgün Adı: Origin
Seri: Lux #4
Yazarı: Jennifer L. Armentrout
Çevirmeni: Barış Emre Alkım
Yayınevi: DEX
Türkiye Yayın Tarihi: 6 Kasım 2013
Sayfa Sayısı: 403
Piyasa Fiyatı: 21.00 TL
Goodreads: 4.16
 

 
 
ARKA KAPAK:
 
 
Weather Dağında işler çığırından çıktı, Kat yakalandı.
Artık onu bulmak için yaşıyorum.
Yoluma çıkan olursa.. yok ederim.
Onu kurtarmak için bütün dünyayı... yakarım.
Uzaylı ırkımı yeryüzüne... seve seve salarım.

***
Biliyorum, buradan kaçmamın ve Daemonı görmemin tek yolu, asimile olmuş gibi görünmek.
Kafam çok karışık, kime güveneceğimi, kötü adamların kimler olduğunu bilmiyorum.
Daedalus mu?
İnsanlar mı?
Yoksa Luxenler mi?

***
Daemon ve Katy hangi tarafta yer alacak; birlikte mi yoksa karşı karşıya mı savaşacaklar?

OBSİDİYEN, ONİKS ve OPAL ile efsaneleşen LUX serisinde
sona yaklaşılıyor ve savaş başlıyor.
 
 
BENİM YORUMUM:
 
 
     Lux serisinin dördüncü kitabı Köken'i bir süre önce bitirdim (sonunda!) ve o zamandan beri başka bir şeye başlamadım (Hesapta şu sıralar ders çalışıyorum ama hem notlarımın hem de kitap okuma hızımın ani düşüşüne bakılınca zamanımı "gerçekte" ne yaparak harcadığım belli değil). Bu da Buse'nin gazıyla yazdığım yorumum olacak.

4 Nisan 2014 Cuma

"Saplantı - Jennifer L. Armentrout (J. Lynn)" Kitap Yorumu

 
 
KİTAP KÜNYESİ:

Kitap Adı: Saplantı
Özgün Adı: Obsession
Yazarı: Jennifer L. Armentrout
Çevirmeni: Serkan Göktaş
Yayınevi: DEXPlus
Türkiye Yayın Tarihi: Kasım 2013
Sayfa Sayısı: 349
Piyasa Fiyatı: 19.00 TL
Goodreads: 4.16
 

 
 
ARKA KAPAK:
 
 
Luxenler ve Arumlar, Lux serisinden bağımsız da okunabilecek Saplantı'da çok daha baştan çıkarıcılar.

Ukala, zorba ve tapılası bir adam.

Korunmaya muhtaç, küfürbaz ve ateşli bir kadın.

Hunter acımasız bir katil. Devlet için kötü adamları öldüren bir uzaylı. Işığın çocukları Luxenleri yok etmek için doğmuş bir Arum. Yaptığı işten de çok memnun, ta ki, bir insanı korumak zorunda bırakılana dek.

Serena, en yakın arkadaşı, senatörün oğlunun doğaüstü bir varlık olduğunu söylediğinde, ona inanmamıştı. Kim inanır ki? Ne yazık ki sonrasında korkunç bir olaya şahit oldu.
Hunter ve Serena, ateş ve barut gibi… Bir arada olmaları çok tehlikeli…

Sonunda Hunter yapmaması gerekeni yapıyor. Hem de defalarca.
 
 
BENİM YORUMUM:
 
     Yoruma geçmeden önce, arka kapakta Lux serisinden bağımsız da okunabileceğinin söylenmesine sakın kanmayın. Yalan söylemişler, düpedüz yalan.
 
     Eh, okunabilir de fakat ben hiç ama hiç tavsiye etmem. Lux serisini okuduğunuz halde bu kitabı atlamanızı da, aynı şekilde. Opal'den sonra Saplantı'yı, sonra Köken'i okuyun derim. "Yok ben Köken'i çoktan okudum bile" diyorsanız ama Saplantı'yı da okumak istiyorsanız çok sorun yaşamazsınız sanırım ama Opal'den önce Saplantı'yı okuduysanız fena halde spoiler yediniz demektir, geçmiş olsun.
 
Spoiler İÇERMEYEN yorum:
 
     Saplantı, Lux serisine yetişkin türünde, hoş bir ilave. Lux'tan uzaylı ırkı Luxenleri tanıyoruz, peki ya Arumları ne kadar tanıyoruz? Saplantı bize, bunca zaman kötü olarak tanıdığımız Arumların bakış açısından Luxenleri farklı yönleriyle tanıma şansı veriyor.
 
     Luxenleri inanılmaz derecede burnu havada, feci seksi ama genel olarak iyi niyetli, E.T. kadar masum bir ırk olarak tanıdık. Arumlar da can sıkıntısından Luxen ve insan öldüren, kötü bir ırktı.
 
     İşte bu kitap olaylara farklı bir bakış açısı getirdiğinden çok güzeldi. İyinin her zaman iyi ve kötünün her zaman kötü olmadığını anladık. Arumların da Luxenler kadar "inanılmaz derece burnu havada, feci seksi", ve sandığımız-kadar-kötü-olmayan bir ırk olduğunu gördük. Masum değiller ama yaptıklarını yapmalarının bir sebebi var.
 
     Lux serisini okuduysanız/okumayı düşünüyorsanız Saplantı'yı es geçmeyin derim. Ama ısrarla yine söylüyorum. Üçüncü ve dördüncü kitabın arasında bir yerlerde okuyun. Yok, "Ben önce Saplantı'yı, sonra Lux'u okumak istiyorum" diyorsanız gidin Lux'un ilk üç kitabını okuyan birinden size tüm büyük spoilerları vermesini isteyin, aynı işlevi görür.
 
Lux'un ilk üç kitabından ve Saplantı'dan spoiler İÇEREN yorum:

27 Ağustos 2013 Salı

Lux Serisinde 5. Kitabın Adı Açıklandı!!!

Jen, resmi internet sitesinde çok sevdiğim Lux serisinin 5. kitabının adını açıkladı.

Serinin diğer kitapları;
1. Obsidian/Obsidiyen
2. Onyx/Oniks
3. Opal/Opal
4. Origin (Türkçe edisyonu yok)

Ve... Son kitabımızın ismi...

Opposition!!! Origin'i okuyanlar bu Opposition'un ne olduğunu biliyorlarmış!!!

Final kitabının yayınlanacağı tarih de...

2014 yazında... 2014... yaz... Dayanamam... Yapamam...



 

20 Ağustos 2013 Salı

"Opal - Jennifer L. Armentrout" Kitap Yorumu



KİTAP KÜNYESİ:



Kitap Adı: Opal
Özgün Adı: Opal
Seri: Lux #3
Yazarı: Jennifer L. Armentrout
Çevirmeni: Bilge N. Zileli Alkım
Yayınevi: DEX
Türkiye Yayın Tarihi: Temmuz 2013
Sayfa Sayısı: 419
Piyasa Fiyatı: 21,00 TL
Goodreads: 4.49




ARKA KAPAK:



Hala kendini beğenmiş öküzün teki olsa da artık Daemon'a
direnmekten vazgeçtim çünkü, off... ona çılgınlar gibi aşığım.
Daemon'ın duygularından bir türlü emin olamıyordum ama son günlerde hiç tahmin etmediğim kadar ciddi olduğunu kanıtladı. Birlikte akıl almaz tehlikelerden geçmiş ve bölük pörçük ilişkimizi bir araya getirmeye kendimizi öyle kaptırmıştık ki... şey... ah tamam, söylüyorum işte: O yanımdayken tüm bedenimin titremesini dindiremiyorum, birlikteyken adeta ateş alıyoruz.

Ama bizim dışımızda bir sürü sorun var. Ne kadar uğraşırsa uğraşsın,
ailesini koruyamıyor, ona yardım etmeliyim.

Yaşadıklarımdan sonra artık eski Katy değilim. Bambaşka biriyim, geleceğim öyle belirsiz ki... Bizi sorunların çözümüne yaklaştıran her adım, aslında içinden çıkamayacağımız korkunç bir organizasyonun parçalarına götürüyor.

Ölümler hâlâ acı veriyor, yardımlar en beklenmeyenden geliyor ve dostlar en ölümcül düşmanlara dönüşüyorlar ama biz geri adım atmayacağız. Sonunda dünyamız sonsuza kadar paramparça olsa bile.
Birlikte güçlüyüz... ve onlar bunu biliyorlar.

***
Kimse Daemon Black kadar baştan çıkarıcı olamaz! Lux serisi, Obsidiyen ve Oniksten sonra OPAL ile ısınmaya devam ediyor!



BENİM YORUMUM:



     Kitaplara da insan gibi davranılan özgür, mutlu bir dünya diliyorum. O zaman tüm kitaplarımı evlat edinirdim. Opal'le de büyük ihtimalle evlenirdik. (Düğünümüzü planladım bile, siyah gelinlik istiyorum ve Opal de belki ciltli olarak gelir, nedimelerim de Obsidiyen ve Oniks, ay içim bi hoş oldu).

     Neyse, ben size Opal'le balayında ne yapacağımızı anlatmaya başlamadan önce yoruma geçelim (Spoiler Alert: Balayında karavan turu yapıyorlar).

30 Nisan 2013 Salı

"Oniks - Jennifer L. Armentrout" Kitap Yorumu


KİTAP KÜNYESİ:


Kitap Adı: Oniks
Özgün Adı: Onyx
Seri: Lux #2
Yazarı: Jennifer L. Armentrout
Çevirmeni: Bilge N. Zileli Alkım
Yayınevi: DEX
Türkiye Yayın Tarihi: Nisan 2012
Sayfa Sayısı: 395
Piyasa Fiyatı: 21.00 TL
Goodreads: 4.48


ARKA KAPAK:


Daemon’la aramızda bir uzaylı bağı olmasının muhteşem olduğunu düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz.
 
Gerçi bu bağa rağmen ona direnmeye kararlıyım. Ama bunu yapmak hiç de kolay değil çünkü Daemon (kahretsin!) gittikçe gözüme daha da taş gibi görünüyor. Üstelik bu sefer Arumlardan çok daha büyük bir problemimiz var. Savunma Dairesi kasabada.

Eğer Daemon’ın yapabildiklerini keşfeder ve benim de onunla
bağım olduğunu anlarlarsa ikimizi de mahvedecekler. Bu arada okula yeni biri geldi ve herkesten gizlediği bir sırrı var. Bana neler olduğunu biliyor, yardım da edebilir ama bunun için (sanki mümkünmüş gibi) Daemon’a yalan söylemeli ve ondan uzak durmalıyım. Kimi kandırıyorum ben?!

Kimse sonsuza kadar yalan söyleyemez.

***

Ultra yakışıklı ve ultra odun Daemon Black geri döndü!
Lux serisi, OBSİDİYEN’den sonra 2012’nin en iyi genç yetişkin kitabı seçilen ONİKS ile tam gaz devam ediyor. Daemon’a karşı koymanın imkânsız olduğunu artık siz de çok iyi biliyorsunuz...

BENİM YORUMUM:


     Kitabı yaladım yuttum bildiğiniz. Bazen dayanamayıp birkaç satır atlaya atlaya okudum, sonra geri dönüp adam gibi okudum tekrar. Pişman değilim.

     İlk kitabın adı Obsidiyen'di (yorumunu okumak için tıklayın), bu da Oniks. Bence bu seriyi okumayan kalmamıştır ama kaldıysa... okumalısınız.

     Buradan sonrası spoiler içerebilir!

     Bu kitapta birkaç temel olay vardı: Savunma Dairesi, Arumlar (bunu en küçük problem sayalım), okuldaki yeni çocuk Blake, Daemon'ın Katy'yi baştan çıkarma çabaları ve Kat'in bitmek bilmez itirazları, Kat'in yeni kazandığı güçleri ve uzaylı yan komşusuyla arasındaki bağ, Katy ve Dee'nin arkadaşlıklarıyla ilgili bazı sorunlar, Dee ve Adam... Evet, birkaç taneden fazla olay vardı. Dolu dolu bir kitap!





 


     Neyse, Katy'nin güçlerinden bahsedelim mesela. İlk kitabın sonunda Daemon Kat'i iyileştirince ikisi arasında bir bağ oluşmuştu. Bundan sonra Kat, bazı uzaylı güçleri kazandı! Şimdi de okulda yeni bir yakışıklı var (Batı Virginia'ya pek sık misafir gelmez) ve Katy'ye yardım edebilir.

    Size "benim yorumum" başlığı adında tüm kitabı anlatmaya devam edeyim. Kitap öyle bir yerde bitti ki eksik sayfası mı var, diye düşünmeye başladım.

     Neyse, sonuç olarak Oniks'i Obsidiyen'den daha çok sevdim. Yine acayip eğlenceli diyaloglar vardı. Aynı zamanda hem Katy'nin duyguları, hem de Daemon'ın Bakış Açısından Sahneler'de onun duyguları çok gerçekçi anlatılmıştı. Kendi duygularımmış gibi hissettim. Sadece bu özellik bile benim için bir kitabı benim için harika yapıyor.

ALINTILAR:


"Kurabiye yer misin?" diye sordu, çikolata parçacıklarıyla dolu bir kurabiye uzatarak.
Midem kötü olsun ya da olmasın, bunu reddetmemin imkanı yoktu. "Tabii."
Çarpık bir gülümseyle bana doğru eğildi; dudakları dudaklarıma çok yakındı. "Gel de al."
Gel de al mı?.. Daemon, kurabiyenin yarısını o dolgun ve tamamen öpülesi dudaklarının arasına koydu.
Hay ben böyle işin...
(Katy ve Daemon, sf. 12)


Omuz silktim. Çok hoştu. Blake bana sörfçüleri hatırlatıyordu ve bu da acayip seksiydi. Dahası, insandı. Buradan bonus puan alıyordu.
(Katy, sf. 51)


Ayağa kalkıp yüzümü buruşturdum. "Of ya, belki de kıçımı kırmışımdır."
"Umarım kırmamışsındır. Kıçının hayranıyım."
(Katy ve Daemon, sf. 96)


"Teşekkür ederim," diye mırıldandı tembel bir şekilde.
Gözlerim fal taşı gibi açıldı. "Uyuduğunu sanıyordum."
"Neredeyse ama gözünü dikmiş bana bakıyordun."
Kıpkırmızı oldum. "Bakmıyordum."
Daemon tek gözünü açtı. "Yalan söylediğinde kıpkırmızı oluyorsun hep."
"Kızarmıyorum." Kızarıklığın, boynumdan aşağıya yayıldığını hissettim.
"Yalan söylemeye devam edersen gitmem gerekecek," diye tehdit etti yarı gönülsüzce. "Namusumun güvende olduğunu düşünmüyorum.
(Katy ve Daemon, sf. 109)


"Bütün gün ne düşündüm biliyor musun?"
Söz konusu Daemon olunca, ne düşündüğünü kimse bilemezdi. "Hayır."
Dudakları yanağıma süründü. "Çizgili çoraplar da sana ren geyikli olanlar kadar yakışıyor mu, onu öğrenmeyi."
"Yakışıyor."
Başını yana eğdi; gülüşü tembel ve kibirliydi. Yırtıcıydı. "Biliyordum."
(Katy ve Daemon, sf. 129)


"Ne zaman yakınıma gelsen kızışmış köpek gibi bacağımı becermeye çalışman beni sevdiğini kanıtlamaz Daemon."
Daemon ağzını sımsıkı kapattı ve gülmemek için kendini zor tuttuğunu görebiliyordum. "Aslına bakarsan, ben hoşlandığımı insanlara böyle gösteririm."
(Katy ve Daemon, sf. 134)


Kanepenin koluna oturan Blake elini salladı. "Tabii. Nasıl istersen. Tamamen senindir."
Daemon'ın ağzı kulaklarına vardı. "Öyle zaten."
(Daemon ve Blake, Katy hakkında, sf. 197)


Derin bir nefes alarak vlog'umu hazırlamaya başladım. "Selam, ben, Katy'nin Çılgın Saplantısı'ndan Katy. Bu kadar uzun süre ortalardan yok olduğum için özür dilerim. Okul ve..." -gözlerim bir anlığına Daemon'a kaydı- "başka işler yüzünden oldu ama her neyse, bir misafirim var. Bu..."
"Daemon Black," diye cevap verdi Daemon, benim yerime. "Geceleri gözüne uyku girmeden hakkında fanteziler kurduğu erkek benim."
(Katy ve Daemon, sf. 263)


"Şu Azrail kılıklı benim kafadan birine benziyor. Geçimini sağlamak için insanları öldürüyor."
(Daemon, sf. 264)


"Galiba seni seviyorum."
Daemon kıpkırmızı kesilmiş yanağımı öperken beni daha da sıkı sardı. "Dememiş miydim?"
Beklediğim yanıt bu değildi.
(Katy ve Daemon, sf. 351)

PUANLAMA:


5 Taç: TEK KELİMEYLE HARİKA! Okumazsan çoook şey kaybedersin!



Jen'in tüm kitaplarına beş veriyor gibi hissettim, neyse. TAM PUAN!!!

9 Nisan 2013 Salı

Lux 2 - Oniks - Ön Okuma

Dex 8 Nisan pazartesi günü merakla beklenen Oniks'in ön okumasını yayınladı. Ben de görmeyenler veya benim gibi tekrar, tekrar ve tekrar okumak isteyenler için ön okumayı yayınlamaya karar verdim. İyi okumalar!




ONİKS


1

Daemon Black’in sırasına oturmasından, her zamanki kalemiyle kürek kemiğimi dürtmesine kadar tam on saniye geçmişti. Koca koca on saniye. Arkama dönünce onun o kendine has kır koku­sunu içime çektim.
Daemon geri çekildi, kaleminin mavi kapağını dudaklarının ke­narına hafifçe vurdu. İyi bildiğim dudaklarına. “Günaydın Kedicik.”
Bakışlarımı güçlükle gözlerine çevirdim. Yeni kesilmiş bir gülün sapı kadar canlı bir yeşil olan gözlerine. “Günaydın Daemon.”
Başını geriye atınca asi, siyah saçları alnına düştü. “Bu gece planımız var, unutma.”
“Evet, biliyorum. Dört gözle bekliyorum,” dedim soğuk bir şe­kilde.
Daemon öne eğilince siyah süveteri geniş omuzlarının üze­rinde gerildi. Sırasını aşağıya yatırdı. Arkadaşlarım Carissa ile Lesa’nın hafifçe iç çekmelerini duydum, sınıftaki herkesin gözü­nün üzerimizde olduğundan emindim. Dudaklarının bir kenarı yukarı kıvrıldı, sanki gizlice gülüyordu.
Sessizlik dayanılmaz bir hal almıştı. “Ne var ya?”
“İzini yok etmeliyiz,” dedi sadece benim duyabileceğim kadar alçak sesle. Neyse ki. Millete izin ne olduğunu anlatmaya çalışmayı hiç de iple çekmiyordum. Ya, bildiğiniz gibi, insanlara bulaşıp onları yılbaşı ağacı gibi aydınlatan, kötücül bir uzay ırkı içinse işaret fenerine dönüştüren bir uzaylı kalıntısı. Azıcık ister misiniz?
Tabii. Tabii.
Kalemimi aldım, içimden onu dürtmek geldi. “Evet, o kadarını anladık.”
“İzi silmek için acayip eğlenceli bir fikrim var.”
“Eğlenceli fikrinin” ne olduğunu biliyordum. Ben. O. İşi pişir­mek. Gülümsedim, gülümseyince gözlerinin yeşili yumuşadı.
“Ne o? Hoşuna mı gitti?” diye mırıldanıp bakışlarını dudakla­rıma indirdi. Tüm vücudum garip bir coşkuyla titremeye başla­yınca, kendime bu yüz seksen derecelik dönüşün benimle değil, o acayip uzaylı şeyinin etkisiyle ilgili olduğunu anımsattım. Dae­mon Arum’larla savaştıktan sonra beni iyileştirdiğinden beri ara­mızda bir bağ vardı ve bu, onun açısından bir ilişkiye başlamak için yeterli görünse de benim için yeterli değildi.
Çünkü gerçek değildi.
Ben, annemle babamınki gibi bir şey istiyordum. Yani ölüm­süz aşk. Güçlü. Gerçek. Deli saçması bir uzaylı bağı, istediğimi veremezdi.
“Avucunu yalarsın,” dedim sonunda.
“Karşı koyman işe yaramaz Kedicik.”
“Senin caziben de öyle.”
“Görürüz bakalım.”
Gözlerimi devirerek önüme döndüm. Daemon taş gibiydi ama aynı zamanda tam dayaklıktı ve bu, bazen taş gibi olduğu gerçe­ğini bile gölgede bırakıyordu. Ama her zaman değil.
Yaşlı trigonometri öğretmenimiz ayaklarını sürüye sürüye içeri girdi. Geciken zili beklerken elinde kalın bir tomar kâğıt tutuyordu.
Daemon beni kalemiyle dürttü. Tekrar.
Yumruklarımı sıktım, onu görmezden mi gelsem diye düşün­düm. Fakat bunu yapmayacak kadar akıllıydım. Öyle yapsam beni durmadan dürtecekti. Arkamı döndüm, dik dik baktım. “Ne var Daemon?”
Daemon, bir kobra kadar hızlı hareket etti. Karnıma tuhaf şeyler yapan bir sırıtışla parmaklarını çenemde gezdirdi, saçımın incecik bir telini yüzümden çekti.
Ona bakakaldım.
“Okuldan sonra...”
Sırıtışı hınzırlaşınca aklıma her türden çılgınca fikir üşüştü ama artık onun oyununu oynamıyordum. Gözlerimi devirdim, hızla arkamı döndüm. Hormonlarıma... ve beni hiç kimsenin et­kilemediği kadar etkilemesine karşı koyacaktım.
Sabahın geri kalanında sol gözümün arkasında hafif bir ağrı eksik olmadı. Bunun tek suçlusu olarak Daemon’ı görüyordum.
Öğle yemeğinde kendimi, birisi kafama aniden yumruk atmış gibi hissediyordum. Kafeteryanın bitmeyen gürültüsü, dezenfek­tan ve yanmış yemek kokusunun karışımı yüzünden kaçıp gide­cek delik arıyordum.
“Bunu yiyecek misin?” Dee Black, tepsimdeki çökelek peyni­riyle ananası işaret etti.
Başımı iki yana sallayarak tepsiyi ittim ve Dee tepsiye dalınca midem bulandı.
“Fark ettirmeden futbol takımını bile yiyebilirsin.” Lesa, Dee’yi siyah gözlerindeki kıskançlık pırıltılarıyla izliyordu. Onu suçlaya­mıyordum. Bir keresinde Dee’nin bir oturuşta koca bir kaymaklı bisküvi paketini bitirdiğini görmüştüm. “Nasıl yapıyorsun bunu?”
Dee, zarif omuzlarını silkti. “Galiba hızlı bir metabolizmam var.”
“Hafta sonu neler yaptınız bakalım?” diye sordu Carissa, göm­leğinin koluyla gözlüğünü silerken kaşlarını çatmıştı. “Ben üni­versite başvuru formlarını doldurdum.”
“Ben de bütün hafta sonu Chad’le seviştim.” Lesa sırıttı.
İki kız, Dee’yle bana, bizim de anlatmamız için baktılar. Bana so­rarsanız, psikopat bir uzaylıyı öldürmek ve neredeyse canından ol­mak pek orada anlatılacak bir şey değildi. “Birlikte takılıp salak salak filmler izledik,” diye cevap verdi Dee. Parlak siyah bir saç buklesini kulağının arkasına sokarken bana hafifçe gülümsedi. “Sıkıcıydı yani.”
Lesa kahkahayla güldü. “Eh siz hep sıkıcısınız zaten.”
Gülümsemeye başlamıştım ki enseme hafif bir karıncalanma yayıldı. Etrafımdaki konuşmalar hafifledi, Daemon solumda­ki sandalyeye oturdu. Enfes çilekli içecekle dolu plastik bardağı önüme koydu. Daemon’dan herhangi bir hediye almış olmak beni resmen afallatmıştı, üstelik de en çok sevdiğim içeceği hatırlayıp getirmişti. İçeceği alırken parmaklarım parmaklarına sürtündü ve tenimde bir elektrik akımı dans etti.
Elimi hızla geri çektim, küçük bir yudum aldım. Çok lezzet­liydi. Belki mideme iyi gelirdi. Belki Daemon’ın bu yeni, hediye veren haline alışabilirdim. Öküz halinden çok daha iyiydi. “Te­şekkür ederim.”
Cevap olarak gülümsedi.
“Bizimkiler nerede?” diye takıldı Lesa.
Daemon güldü. “Ben sadece bir kişinin hizmetindeyim.”
Sandalyemi yana kaydırırken yanaklarım alev alev yanıyordu. “Hadi oradan, hizmetimde falan değilsin.”
Eğilip açtığım arayı kapattı. “Henüz.”
“Yapma Daemon. Ben de buradayım.” Dee kaşlarını çattı. “Se­nin yüzünden iştahım kapanacak.”
“O zaman dünyanın sonu gelmiş demektir,” diye cevabı yapış­tırdı Lesa, gözlerini devirerek.
Daemon çantasından soğuk sandviç çıkardı. Ondan başkası yemeğe inmek için dördüncü dersi ekse, soluğu idarede alırdı. Daemon acayip... özeldi. Kız kardeşi ve erkeklerin birkaçı dâhil masadaki bütün kızlar ona bakıyordu.
Kız kardeşine yulaf ezmeli kurabiye verdi.
“Plan yapmayacak mıydık biz?” diye sordu Carissa, yanakları al aldı. “Evet,” dedi Dee, Lesa’ya kocaman gülümseyerek. “Büyük planlar.”
Elimle nemli ve yapış yapış alnımı sildim. “Ne planı?”
“Dee’yle ben, İngilizce dersinde konuştuk. İki hafta sonra bir parti vereceğiz,” diye atladı Carissa. “Şöyle...”
“Büyük bir parti,” dedi Lesa.
“Küçük bir parti,” diye düzeltti Carissa, gözlerini kısıp arkada­şına bakarak. “Kendi aramızda bir şey işte.”
Dee başıyla onayladı ve parlak yeşil gözleri heyecanla parladı. “Bizimkiler cuma günü şehir dışına çıkıyor, o yüzden harika olur.”
Daemon’a kaçamak bir bakış attım. Göz kırptı. Aptal kalbim tekledi.
“Anne babanızın evde parti vermenize ses çıkarmaması sü­per,” dedi Carissa. “Ben böyle bir şeyin lafını bile etsem kıyameti koparır bizimkiler.”
Dee tek omzunu silkip başını öte yana çevirdi. “Bizimkiler ha­rikadır.”
İçim sızlamıştı, yüzümü ifadesiz tutmak için kendimi zorla­dım. Dee’nin bu dünyada her şeyden çok istediği, anne babasının hayatta olmasıydı. Hatta belki Daemon için de öyleydi. O zaman ailesinin sorumluluğunu omuzlanması gerekmeyecekti.
Birlikte geçirdiğimiz zamanlarda olumsuz tavırlarının büyük çoğunluğunun bu stresten kaynaklandığını anlamıştım. Bir de ikiz kardeşinin ölümü vardı...
Öğle yemeğinin geri kalanında sadece partiden konuşuldu. Zamanlama süperdi çünkü önümüzdeki cumartesi doğum gü­nümdü. Ama cuma gününe kadar partiyi okulda duymayan kal­mazdı. En büyük heyecanın cuma gecesi mısır tarlasında içki iç­mek olduğu bir kasabada bunun “küçük” bir parti olarak kalma­sına imkân yoktu. Dee bunun farkında mıydı acaba? “Senin için mahsuru yok mu?” diye fısıldadım Daemon’a.
Omuz silkti. “Onu durduramam ki zaten.”
İstese durdurabileceğini biliyordum, demek ki onun için bir mahsuru yoktu.
“Kurabiye yer misin?” diye sordu, çikolata parçacıklarıyla dolu bir kurabiye uzatarak.
Midem kötü olsun ya da olmasın, bunu reddetmemin imkânı yoktu. “Tabii.”
Çarpık bir gülümsemeyle bana doğru eğildi; dudakları dudak­larıma çok yakındı. “Gel de al.”
Gel de al mı?.. Daemon, kurabiyenin yarısını o dolgun ve tama­men öpülesi dudaklarının arasına koydu.
Hay ben böyle işin...
Şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım. Masadaki kızlardan birkaçından öyle sesler geliyordu ki, duyan da masanın altında eriyip akıyorlar zannederdi. Fakat gerçekten ne yaptıklarına bak­mayı başaramadım.
O kurabiye –o dudaklar– tam karşımdaydı.
Yanaklarıma ateş bastı. Herkesin ve Daemon’ın gözlerini üs­tümde hissedebiliyordum... Yüce Tanrım, Daemon kaşlarını kal­dırmış, meydan okuyordu bana.
Dee öğürdü. “Galiba kusacağım.”
Utancımdan yer yarılsa da içine girsem diye düşünüyordum. Daemon ne yapacağımı sanıyordu yani? Leydi ile Sokak Köpeği  filmi­nin açık saçık versiyonundan fırlama bir hareketle uzanıp ağzından kurabiyeyi mi alacaktım? Kahretsin, evet kurabiyeyi tam da öyle almak için yanıp tutuşuyordum, bana neler oluyordu böyle.
Daemon yukarı uzanıp kurabiyeyi aldı. Gözleri bir savaş ka­zanmış gibi parlıyordu. “Süre doldu Kedicik.”
Bakakaldım.
Kurabiyeyi ikiye böldü, daha büyük olan parçayı bana verdi. Parçayı çabucak kaptım. Bir yanım bunu suratına fırlatma isteği­ne kapılmıştı ama... elimdeki çikolatalı kurabiyeydi, kıyamadım. Kurabiyeyi bayılarak yedim.
İçeceğimden bir yudum daha aldım ve içim ürperdi. Sanki bi­risi beni izliyordu. Kafeteryaya göz atarken Daemon’ın uzaylı eski kız arkadaşını o kendine has şirret bakışlarıyla bakarken görece­ğimi sanmıştım ama Ash Thompson, başka bir oğlanla laflıyordu. Bak sen. Oğlan Luxen miydi acaba? Pek uzaylı yaşıtları olmasa da burnundan kıl aldırmayan Ash’in bir insan oğlana gülümsemeye yanaşacağını hiç sanmıyordum. Bakışlarımı onların masasından uzaklaştırıp kafeteryanın geri kalanını taradım.
Bay Garrison da kütüphaneye açılan çift kanatlı kapının orada duruyordu ama gözlerini, patates püreleriyle karmaşık şekiller ya­pan sporcularla dolu bir masaya dikmişti. Bizim tarafa göz ucuyla bile bakan kimsecikler yoktu.
Başımı iki yana salladım; yok yere huzursuzlandığım için kendimi aptal gibi hissediyordum. Arum’un biri lise kafeterya­sına bodoslama dalacak değildi ya. Belki de hastalanıyordum. Boynumdaki zincire uzanırken ellerim biraz titriyordu. Tenime değen obsidiyen serin ve rahatlatıcıydı, güvende olduğumun ha­bercisiydi. Bu nedenle korkum boşunaydı. Belki de o yüzden ser­sem gibiydim ve başım dönüyordu.
Hayır, bunun yanımda oturan oğlanla kesinlikle hiçbir ilgisi yoktu.
Postanede beni bekleyen bir sürü paket vardı ama sevinçle ciyak­lamadım bile. Bunlar, diğer blog’cuların inceleme yapılması için kendi aralarında elden ele dolaştırdığı ön okuma kopyalarıydı. Hiç oralı bile olmamıştım. Kesin deli dana hastalığına yakalanıyordum.
Eve dönüş yolculuğu azap vericiydi. Ellerimde mecal kalmamış­tı. Kafam darmadağınıktı. Paketlerimi göğsüme yasladım, veran­danın merdivenlerini çıkarken ensemdeki karıncalanmayı görmez­den geldim. Korkuluğa yaslanmış duran bir doksanlık oğlanı da.
“Okuldan sonra hemen eve gelmedin.” Ses tonunda kızgınlık vardı. Sanki benim feci seksi gizli servis ajanımdı da atlatmayı başarmıştım.
Boştaki elimle anahtarlarımı arıyordum. “Postaneye gitmem gerekiyordu.” Kapıyı itip açtım ve paketleri girişteki masanın üze­rine koydum. Daemon elbette davet falan beklemeden peşimden içeri girmişti.
“Paketler bir yere kaçmıyor ki.” Daemon arkamdan mutfağa geldi. “Ne bunlar? Sadece kitap mı?”
Dolaptan portakal suyu kutusunu alırken içimi çektim. Ki­tapları sevmeyen insanlar bunu anlamazdı. “Evet, sadece kitap.”
“Şu anda etrafta muhtemelen hiç Arum yok ama tedbiri elden bırakmamak lazım. Şu anda onları dosdoğru kapımızın eşiği­ne getirecek bir iz taşıyorsun üzerinde. Bu, kitaplarından daha önemli.” Hiç de bile; kitaplar Arum’lardan daha önemliydi. Ken­dim için bir bardak portakal suyu koydum. Daemon’la tartışama­yacak kadar yorgundum. Henüz kibarca konuşma sanatına hâkim olamamıştık. “İçer misin?”
İç çekti. “Tabii. Süt var mı?”
Dolabı işaret ettim. “Kendin al.”
“İyi de, teklifi yapan sensin. Bana süt vermeyecek misin?”
“Ben sana portakal suyu teklif ettim,” diye cevap verdim, bar­dağımı masaya götürürken. “Sen sütü seçtin. Hem sesini alçalt biraz. Annem uyuyor.”
Sessizce homurdanıp bir bardak süt aldı. Yanıma otururken siyah eşofman giydiğini fark ettim; bu da bana, son kez bendey­ken böyle giyindiği zamanı hatırlattı. Tartışmamız, okuduğum dandik aşk romanlarındaki ateşli sevişme sahnelerinden birine dönüşmüştü. Hâlâ düşündükçe uykularımı kaçırıyordu. Bunu bir türlü kabullenemiyordum.
Sevişmemiz öyle ateşliydi ki Daemon’ın uzaylı cazibesi evdeki ampullerin birçoğunu patlatmış, dizüstü bilgisayarımı kızartmış­tı. Dizüstü bilgisayarımı ve blog’umu çok özlüyordum. Annem bana doğum günüm için yeni bir bilgisayar sözü vermişti. Ama daha iki hafta vardı...
Başımı kaldırmadan bardağımla oynuyordum. “Sana bir şey sorabilir miyim?”
“Değişir,” diye yanıt verdi yumuşak bir şekilde.
“Benim yakınımdayken... bir şeyler hissediyor musun?”
“Bu sabah üstündeki kotun ne kadar yakıştığını hissetmem dışında mı?”
“Daemon.” İçimde, BENİ FARK ETMİŞ! diye bağıran kıza kulak asmamaya çalışarak iç çektim. “Ben ciddiyim.”
Uzun parmaklarıyla tahta masanın üzerinde aylak aylak dai­reler çiziyordu. “Ensem ısınıp karıncalanıyor. Onu mu diyorsun?”
Başımı kaldırıp baktım. Dudaklarında yarım bir gülümseme belirdi. “Evet, sen de mi hissediyorsun?”
“Ne zaman birbirimize yaklaşsak.”
“Canını sıkmıyor, değil mi?”
“Seninkini sıkıyor mu?”
Ne diyeceğimi bilmiyordum. Karıncalanmanın acı falan ver­diği yoktu, sadece tuhaf bir histi. Benim asıl canımı sıkan bunun simgelediği şey, yani hakkında hiçbir şey bilmediğimiz o lanet olası bağdı. Kalplerimiz bile aynı anda atıyordu.
“Bu... iyileştirmenin yan etkisi olabilir.” Daemon beni bardağın üzerinden izliyordu. Eminim süt bıyığıyla seksi olurdu. “Sen iyi misin?” diye sordu.
“Pek sayılmaz. Niye sordun?”
“Bok gibi görünüyorsun.”
Başka bir zaman olsa bu lafı evde bir savaş başlatırdı ama yarı­sı boş bardağımı bırakmakla yetindim. “Galiba hastalanıyorum.”
Kaşları çatıldı. Hasta olma kavramı Daemon’a yabancıydı. Lu­xenler hasta olmazdı. Hem de hiç. “Neyin var?”
“Bilmem. Muhtemelen uzaylı biti geçmiştir.”
Daemon kahkahayla güldü. “Sanmam. Hasta olmana izin ve­remem. Seni dışarı çıkartıp izini ortadan kaldırmamız gerek. O zamana kadar sen...”
“Ayak bağı olduğumu söylersen canını yakarım.” Öfkem, mide bulantımı bastırmıştı. “Öyle olmadığımı ispatladım, özellikle de Baruck’u sizin evden uzağa götürüp onu öldürdüğümde.” Sesimi yükseltmemek için çaba harcıyordum. “İnsan olmam zayıf oldu­ğum anlamına gelmiyor.”
Arkasına yaslandı, kaşlarını yukarı kaldırdı. “Ben sadece, o zamana kadar risk altındasın, diyecektim.”
“Ya.” Yanaklarım kıpkırmızı oldu. Tüh. “İyi, o zaman, ben ayak bağı değilim yani.”
Daha demin masada oturan Daemon yanımda diz çökmüştü. Yüzümü görmek için hafifçe başını kaldırmak zorunda kaldı. “Za­yıf olmadığını biliyorum. Kendini kanıtladın. Hem, bu hafta sonu yaptığın şey de neydi öyle? Bizim güçlerimizi kullandın resmen. Hâlâ bunun nasıl olduğuna kafam basmıyor ama sen ayak bağı değilsin. Asla.”
Vay be. Cidden... kibarken ve bana dünyada kalan son çikola­taymışım gibi baktığında, kendimi ona teslim etmeme kararım düpedüz sarsılıyordu.
Ağzındaki çikolatalı kurabiyeyi düşündüm.
Aklımdan geçenleri biliyormuş ve gülmemeye çalışıyormuş gibi dudaklarının kenarı seğirdi. O her zamanki ukala sırıtış değil, gerçek bir gülücüktü bu. Sonra aniden ayakta durmuş tepemde dikilirken buldum onu.
“Şimdi zayıf olmadığını kanıtla bana. Hadi, kaldır kıçını da şu izi silelim biraz.”
İnledim. “Daemon, ben cidden kendimi iyi hissetmiyorum.”
“Kat...”
“Bunu gıcıklık olsun diye söylemiyorum. Kusacak gibiyim.”
Kaslı kollarını kavuşturdu, Under Armour marka tişörtü göğ­sünün üstünde gerildi. “Etrafta öyle deniz feneri gibiyken dolaş­man hiç güvenli değil. O izi taşıdığın sürece hiçbir şey yapamaz­sın. Hiçbir yere de gidemezsin.”
Midemin bulantısını görmezden gelerek masadan kalktım. “Üstümü değiştireyim.”
Geriye adım atarken gözleri şaşkınlıktan fal taşı gibi açıldı. “Bu kadar çabuk mu pes ediyorsun?”
“Pes etmek mi?” Kuru kuru güldüm. “Sadece senden kurtul­mak istiyorum.”
Daemon gür sesle güldü. “Rüyanda görürsün Kedicik.”
“Sen kendini pohpohlamaya devam et.”
Göz açıp kapayıncaya kadar karşıma dikilmiş, önümü kapat­mıştı. Sonra yürümeye başladı; başı eğik, gözleri kararlılıkla doluydu. Ellerim mutfak masasının kenarını bulana kadar geriledim.
“Ne var?” diye sordum.
Ellerini kalçalarımın iki yanına koyup öne eğildi. Ilık nefesi yanağımdaydı ve gözlerimiz birleşmişti. Bir daha yaklaştı ve du­dakları çeneme sürtündü. Boğazımın gerisinden boğuk bir çığlık geldi ve ona doğru uzandım.
Sonra bir baktım ki Daemon geri çekilmiş, ukalaca kıkırdıyor­du. “Nasılmış? Kendimi pohpohlamakla alakası yokmuş değil mi Kedicik? Git de hazırlan.”
Lanet olsun!
Ona orta parmağımla hareket çekip mutfaktan çıktım ve yukarı çıktım. Tenim hâlâ yapış yapış ve iğrençti. Bunun olanlarla bir ilgisi yoktu ama yine de üstüme eşofman ve termal içlik giydim. Koşmak, yapmak istediğim en son şeydi. Daemon’ın, kendimi iyi hissetmeme­mi umursamasını falan beklemiyordum tabii.
Kendisinden ve kız kardeşinden başkasını düşünmezdi o.
Bu doğru değil, diye fısıldadı kafamın içindeki sinsi, sinir bozu­cu ses. Ama belki de bu ses haklıydı. Beni ölüme terk edebilecek­ken iyileştirmişti ve onun düşüncelerini, onu bırakmamam için yalvarışını duymuştum.
Her iki durumda da kusma isteğimi bastırıp eğlenceli bir ko­şuya çıkmalıydım. Altıncı hissim bu işin sonunun hiç de hayırlı bitmeyeceğini söylüyordu.


TAŞ GİBİYDİ AMA BİLDİĞİN DAYAKLIKTI.


HEYECANLIYIM.

7 Nisan 2013 Pazar

"JENNIFER L. ARMENTROUT - OBSİDİYEN" KİTAP YORUMU



KİTAP KÜNYESİ:

Kitap Adı: Obsidiyen
Özgün Adı: Obsidian
Seri: Lux #1
Yazarı: Jennifer L. Armentrout
Çevirmeni: Bilge N. Zileli Alkım
Yayınevi: DEX
Türkiye Yayın Tarihi: Aralık 2012
Sayfa Sayısı: 354
Piyasa Fiyatı: 19.00 TL
Goodreads: 4.38




  

ARKA KAPAK:



Hey yakışıklı, hangi gezegendensin sen?

Her şeye yeniden başlamak çok berbat.

Annemle birlikte Batı Virginia’ya taşındığımızda, kendimi sıkıcı işlere adamıştım, ta ki tüyler ürpertici yeşil gözleri ve kaslı vücuduyla yan komşumuz karşımda dikilene kadar. Ama işler tahmin ettiğiniz gibi gitmedi.

 O, ağzını açtı.
Daemon hem kabaydı hem de kendini beğenmiş bir pislikti. Birbirimizden hoşlanmamıştık. Tam hikâye burada bitiyordu ki bir kazaya uğradım ve Daemon zamanı dondurarak beni kurtardı.

Yakışıklı uzaylı komşum üzerimde bir iz bırakmıştı.

Yanlış okumadınız. O, bir uzaylı. Daemon ve kız kardeşinin yeteneklerini çalmak isteyen düşmanları vardı ve Daemon’ın bıraktığı iz bütün düşmanları başıma toplamıştı. Bu korkunç durumdan canlı kurtulmak içinse tek yapmam gereken üzerimdeki uzaylı iz etkisini yitirene kadar Daemon’ın yanından ayrılmamaktı.  
     
“Obsidiyen’e bayıldım. Romanı bir gecede bitirmeye, kendinizi Daemon’a kaptırmaya ve serinin ikinci kitabı için sabırsızca beklemeye hazır olun.”
Deborah Cooke, The Dragon Diaries

“Daemon ve Katy, ateşle barut gibi. Her bölüm nefesinizi kesecek ve dahası için yalvaracaksınız.”
Jus Accardo, Touch

“Armentrout’un yeni serisinin ilk kitabı başından sonuna hiç azalmayan bir heyecanla akıp gidiyor.”
RT Book Reviews





BENİM YORUMUM:


     Obsidiyen ilk çıktığında ben:
     "Bu ne böyle DEX'in Facebook sayfası sırf Obsidiyen'le dolu. Dex sayfası mı Obsidiyen sayfası mı burası? Amma abarttılar ha, çok saçma bir kitap. Iyyykk uzaylılarla ilgili kitap mı olur? Bir de en sevdiğim yazarlardan olacaksın Jen, yazıklar olsun sana!"

     Obsidiyen'in önokumasını okuduktan sonra ben:
     "Amanın bana bişeyler oluyoo, yetişin komşulaaar. Bu ne, naptın sen kızım Jen? Anneeeğğ bana kitap al."

     Obsidiyen elime geçince ben:
     "Of, canım da hiç kitap okumak istemedi. En iyisi tanıtımını okuduğum yeri bi daha okuyup bırakayım." (Kitabı bitirdi)

     Obsidiyen bitince ben:
     "Hööööösstt. Oooohaaaa. Yavaaaaşş. Napıyon Jen, napıyon sen? Nasıl yazdın bu kitabı sen? Daemon gibi bi karakteri nerden buldun, nerenden çıkardın? Noluyo yaa, noluyoz yanii?"

      Pek belli etmemiş olabilirim ama kitaba aşık oldum. Bir buçuk-iki günde bitti ve başından sonuna kadar fırsat bulduğum her anda okuduğum ilk kitap olmaya hak kazandı. Teneffüslerde, yolculukta, uykudan önce, uyandıktan sonra ve sınava çalışmam gereken saatlerde hep elimdeydi.

     Sınava çalışmak yerine gece 3'e kadar falan (farkında olmadan) okumuşum. Zamanı durdurabilmeyi (bknz: Daemon ve Dee) dilettiren türden kitaplardandı. Ha bu arada, o sınavda kopya çektim ve kopya veren arkadaştan yüksek aldım -KÖTÜ KAHKAHA-.

     Şimdi, anlatım Katy'nin ağzından tabii ki. Katy, ya da Daemon'ın deyişiyle Kedicik, kısa boylu ufacık şirin bir kız. Gri gözleri var ve Damon'la kardeşi Dee'nin yemyeşil gözlerini kıskanıyor. KİTAP BLOGGERI!!!
     Daemon da gıcıklık sınırlarını zorlayan, hiçbir kızın onu reddedemediğini düşünen (gerçekten de öyle) bir tip. KASLI. Yeşil gözlü.

     Şimdi, Katy'nin babası kanserden ölüyor ve annesiyle beraber Batı Virginia'ya taşınıyorlar. İşe bakın, yan komşusu tam da onun yaşında bir erkek. Hem de seksi bir erkek. Seksi ve öküz bir erkek.

     Katy ve Daemon birbirlerinden hoşlanmıyorlar ve kavga edip duruyorlar (onların kavgalarını okumak da ayrı bir zevk tabii). Katy ve Daemon'ın kız kardeşi Dee çok iyi arkadaş fakat Daemon kardeşini Katy'den uzak tutmaya çalışıyor. Bu yüzden daha da çok kavga ediyorlar.

     Fakat kitabın sonunda Daemon Katy'ye ondan hoşlandığını söyleyecek o.O (Muhahahaha, söyledim işte, muhahahahahaha.)

     Daemon daha öküz olamaz, dediğiniz yerlerde Jen size bir yerleriyle gülecek ve "Oluyo muymuş, olmuyo muymuş?" diyecek. Tam artık daha iyi biri, dediğiniz yerlerde de ondan nefret etmenizi sağlayacak şeyler söyletecek Daemon'a. Fakat sondaki Daemon'ın Bakış Açısından Sahneler'i okuyup hala ondan nefret etmek mümkün değil.

     Daemon, bildiğin kötü çocuklara düşkünlüğümün üzerine gitti. Bu Daemon yüzünden sayfalara salyam aktı. Daemon yüzünden kitabı okurken farkında olmadan sürekli sırıttım ve insanlar bana tuhaf tuhaf bakmaya başladı. Çok teşekkür ederim, Jen!

     Sonuç: Kitabı okumadım, yedim bildiğin.

     Ha, bu arada, Obsidiyen'i ödünç isteyip duran herkese hitafen:

ALINTILAR:



-İnternetimin bağlanması, seksi bir çocuğun popoma bakıp telefon numaramı istemesinden daha çok mutlu etti beni. (Katy, sf. 27)

-"Tişörtü yok mu bunun?" (Katy, Daemon hakkında, sf. 30)

-"Ne düşünüyorum, biliyor musun Kat?"
Ona göz ucuyla baktım. Beni öyle pür dikkat izliyordu ki kıpkırmızı kesildim. "Bilmek istemediğimden çok eminim." (Katy ve Daemon, sf. 53)

-Diğer taraftaki bir çocuk alçak bir ıslık çaldı. "Ash poponu tekmeleyecek Daemon."
Daemon'ın ağzı iyice kulaklarına vardı. "Ash, popomu bunu yapamayacak kadar çok seviyor."
Çocuk kıkırdadı. (Katy ve Daemon, sf. 124)

-"Tahmin et bakalım, ne yaptım?"
"Ne?"
"Bloguna baktım."
Ah. Tanrım. Bebeğim. Yüce İsa. Nasıl bulmuştu? Bir dakika. Önemli olan bulmuş olmasıydı. Blog'um artık Google'da çıkıyor muydu? Bu muhteşemdi işte. "Yine beni takip ediyorsun, anlıyorum. Yasaklama emri çıkarmama gerek var mı?"
"Rüyanda görürsün Kedicik." Pişmiş kelle gibi sırıttı. "Ah bekle, rüyalarında zaten baş roldeyim, değil mi?"
Gözlerimi devirdim. "Kabuslarımda, Daemon, kabuslarımda." (Katy ve Daemon, sf. 125)

-"Soruların olduğunu biliyorum. Sorsana."
O kadar çok sorum vardı ki hangisinden başlayacağımı bilmiyordum. "Tanrı'ya inanıyor musunuz?"
"Süper birine benziyor." (Katy ve Daemon, sf. 193)

-"Bütün dondurmayı yediğine inanamıyorum Daemon!"
Yüzümü buruşturup yemek odasında öylece durdum. O mutfağa hayatta giremezdim.
"Hepsini ben yemedim."
"Ya, o zaman kim yedi?" Dee o kadar fazla bağırıyordu ki tavandaki kirişlerin sallandığını duyuyordum. "Kaşık mı yedi? Ah bekle, biliyorum. Kutu yedi."
"Aslına bakarsan, bence dondurucu yedi," diye cevap verdi Daemon kuru kuru. (Katy, Daemon ve Dee, sf. 208)

-Daemon Black'ten, gerçek adı buysa tabii, bütün güneşin enerjisine eşit bir kinle nefret ediyordum. (Katy, sf. 298)

-"Şey, selam tatlım, dışarıda kafayı çekiyor, onunla bununla düşüp kalkıyordum. Biliyorum, önceliklerim bir hayli alışılmadık." (Daemon, sf. 331)

-Hah, işte oradaydı. Kedicik dışarı çıkmış, pençelerini keskinleştiriyordu. (Daemon, sf. 346)




PUANLAMA:





5 Taç: TEK KELİMEYLE HARİKA! Okumazsan çoook şey kaybedersin!





O kadar güzel yorum yaptıktan sonra 4 vereceğimi mi sandınız? Hahahaha, NO. 5 tam puan!!!