18 Şubat 2016 Perşembe

"Gölge Öpücük - Richelle Mead" Kitap Yorumu

 
KİTAP KÜNYESİ:
 
Kitap Adı: Gölge Öpücük
Özgün Adı: Shadow Kiss
Seri: Vampir Akademisi #3
Yazarı: Richelle Mead
Çevirmeni: Yeliz Üslü
Yayınevi: Artemis
Türkiye Yayın Tarihi: Mayıs 2010
Sayfa Sayısı: 428
Piyasa Fiyatı: 20.00 TL
Goodreads: 4.40

 
ARKA KAPAK:
 
St. Vladimir Akademisi’nde bahar dönemiydi. Rose Hathaway’in mezuniyeti yaklaşmıştı. Ancak Mason’ın ölümünden beri toparlanamamıştı Rose. Geçmiş hesaplar yakasını bırakmıyor ve bu durum derslerine konsantre olmasını engelliyordu. Dahası, en yakın arkadaşı Lissa’yla ilgili korkunç ve önlenemez düşler görüyordu. Fakat hepsinden önemli bir şey vardı. Rose aşıktı!

Hem de hocası Dimitri’ye…
 
Bu seferki gelip geçici bir şey de değil, düpedüz aşktı. Peşindeki Strigoiler’in saldırısıyla ortalık karışacaktı. Rose, hayatını değiştirecek bir yol ayrımındaydı. Ya en yakın arkadaşını koruyacak ya da aşkın peşinden gidecekti.

Vampir Akademisi’nde hiç olmadığı kadar korkunç ve karmaşık bir ders yılına hazır olun!
 
BENİM YORUMUM:

     Gölge Öpücük, Vampir Akademisi'nin üçüncü kitabı. İlk iki kitabı çok beğenmeyenlerin bile bayıldığı kitap. Ben buna da o kadar bayılmadım. Sevmediğimden değil ama adını o kadar duyduğum kitaplardan daha büyük beklentilerim vardı.

     Kitap Lissa ve Christian'la başlıyor. Rose'un gözünden. Geçen yorumda söylediğim gibi, iğrenç.
 
     Ve çok daha önemli bir mesele olan alan deneyimiyle devam ediyor. Altı haftalık bir uygulamalı eğitim ve sınav. Öğrenciler, onlar için seçilen Moroi'lara gardiyanlık yapacak, onları her an gözleyecek ve Strigoi kılığında saldıran gardiyanlara karşı koruyacaklardır.

     YORUMUN BU KISMI BÜYÜKLÜ KÜÇÜKLÜ SPOILER İÇERİR!

     Rose'un Lissa'ya atanmayacağı belliydi çünkü bunun için fazla heyecanlanmıştı. Christian'a atanmasına bu kadar tepki göstermesi çok saçma. Beraber kaçırılıp işkence gördükten sonra yakınlaşmaya başlayacaklarını düşünürsünüz.

     Ama Rose Christian'ın, Eddie de Lissa'nın gardiyanı olarak seçiliyor ve sürekli birlikte dolaşmaya başlıyorlar. Mason'ın ölümünden sonra yazar onun görevini Eddie'ye üstlemiş gibi görünüyor. Kişilik olarak çok farklılar aslında. Eddie Mason'ın yerini tutamasa da iyi biri.

     Ve Mason. Daha doğrusu Mason'ın hayaleti. Önceki kitapta Mason, tam da Rose ona aralarında hiçbir şey olamayacağını söyleyecekken ölmüştü. Buradaki amaç "bir yalana inanarak öldü ama en azından mutluydu" demek değil miydi? Hayalet olarak geri dönecekse bunun ne anlamı kaldı ki şimdi?

     Hayalet görme olayı zekiceydi. Gölge öpücük yüzünden olduğu çok açıktı ama akademideki ve saraydaki korumaların hayaletleri uzak tutması, uçakta ve korumaların dışındayken hücum etmeleri gerçekten mantıklıydı. Şu ana kadar bu seriden gördüğüm en mantıklı şey olabilir.

     Küçük aptal Moroi'ların büyüleriyle korumaları zayıflatmış olması da çok mantıklı. Benim aklıma gelmemişti. Bu seride nadiren beklenmedik şeyler oluyor. Ama bu sefer de Rose'un aklına geliş şeklini gerçekçi bulmadım. Yazar neler olacağı zaten biliyordu ve Rose'un ani aydınlanmasını inanılır bir şekilde yansıtamamıştı. Zaten baş karakterin neler olduğunu çözüp, okuyucuya söylemek için sayfalar sonra karakterlerden birinin "Nasıl anladın?" diye sormasını beklemesini hiç sevmem. Karakterle aynı anda ya da ondan birkaç saniye önce anlamayı severim. Ama bu pek sık olmaz.

     Her neyse. Aynı küçük aptal Moroi'lar tarafından işkence gören Lissa daha önce hiç olmadığı kadar öfkeleniyor ve düşündüğünden daha güçlü olduğu ortaya çıkıyor. Sonra Rose onun acısını sömürüyor ve anında Jesse'yi öldürmeye çalışıyor. İkisinin öfkelerini dışa vurma yöntemleri arasındaki fark dikkat çekiciydi. Aslında Rose'un bunu düşünerek Lissa'nın öfkesini Lissa'da bırakması gerekirdi. Onu sakinleştirmek çok daha kolay olurdu.

     Lissa'nın kederinin ve öfkesinin Rose'a geçip onu bu kadar kolay sinirlenen ve karamsar biri yapıyor olması, benim için yeterince iyi bir açıklama. En azından çocuksu kavgaları ve ani çıkışları için bir gerekçesi oldu. Önceden tahmin edemezdim ama bu kitabı okurken Rose'dan çok daha önce anladım. Çoğunlukla olduğu gibi. Şimdi Rose Lissa'dan uzaklaştığı için kişiliği değişmeye başlarsa bu açıklamayı daha çok beğenebilirim.

     Ve savaş. Önceki kitaplardakinden çok daha ciddi bir savaşımız var. Rose ve Christian güçlerini birleştirip savaşa katılıyorlar. Aralarındaki ittifak çok hoştu. Bu da onları yakınlaştırmazsa ne yakınlaştırır bilmiyorum.

     Ama cidden. CİDDEN. Kısa süre önce kalbin yerini bile bilmeyen Rose, bir anda otomatiğe alınmış kalp kazıklama makinesine dönüştü ve buna inanmamı mı bekliyorsunuz?

     Dimitri'nin Strigoi olması konusunda hiçbir şey hissetmiyorum. Ölmesini tercih ederdim ama ölmeyeceğini biliyordum. Görünüşe göre Rose onu geri getirmenin bir yolunu bulacak çünkü Strigoi meselesi sırf Rose gidip Dimitri'yi elleriyle öldürebilsin diye eklenmiş olamaz. Bakalım altından neler çıkacak. Zerre kadar üzülmüyorum. Aşklarını ilan edip birlikte olmaya karar verdikleri anda böyle bir şeyin geldiğini biliyordum.

     Üç kitap boyunca Rose ne zaman "Onlar önce gelir", "Yaşasın Moroi'lar" ya da "Hayatımın tek amacı Lissa'yı korumak" dese kafayı yemiştim. Nihayet kendini düşünmeye başladı. Dimitri'nin peşinden gitmesini pek mantıklı bulmuyordum ama "Artık ben önce gelmek istiyorum" diyerek onayımı aldı. Böyle devam et kızım.

     Yalnız sonunda Rose Adrian'ı resmen kullandı. Mason'ı kullandığı gibi değil, en azından kendini kandırmıyor ama yine de. Aşk üçgeninin inandırıcılığı bakımından sonraki kitaplarda aralarında bir şeyler olacağını biliyorum ama umarım Rose Adrian'ı kullanmaz. Lütfen, lütfen.

     SPOILER BİTER.

     Muhtemelen merak ediyorsunuzdur, söyleyeyim. Adrian için düşüncelerim pek değişmedi. Hala fazlasıyla arka planda. Onun olduğu sahneleri okumak genelde hoşuma gidiyor ama öyle aşırı bir sevgi beslemiyorum. Dimitri'yi de hala sevemiyorum, ne yaparsa yapsın.

     Karakterlerin acılarını ve öfkelerini, savaşları, ölümleri ve aşk ilişkilerini ne kadar uğraşsam da ciddiye alamıyorum. Ne Lissa'nın öfke patlamasından, ne verilen kayıplardan, ne de bu kayıpların Rose üzerindeki izlerinden etkilendim. Duyguların doğru yansıtıldığını düşünmüyorum. Hikayede potansiyel var ama yazar sürekli bir şeyleri yanlış yapıyor.

     Bir kere yazım tarzını sevmiyorum. Gereksiz ayrıntılar ekliyor. Betimlemelerde falan ayrıntıya girip hikayeden uzaklaşmaktan bahsetmiyorum. Rose'un iç sesi sürekli aynı şeyleri tekrarlıyor, gereksiz karakterler gereksiz şeyler söylüyor ve her yerden olmasa da olacak cümle ve kelimeler fırlayıp olayların akışını bozuyor. Ve bu beni çok rahatsız ediyor. Şu psikiyatrist meselesi mesela. Unutmuştum bile ama az önce kitabı karıştırırken gözüme çarptı. Psikiyatristin var olma sebebi Rose'a farkında olmadığı duygularını fark ettirmekmiş gibi görünse de, bence aslında yazarın, Rose'un hissettiremediği duygularını yüksek sesle söyleyecek birine ihtiyaç duymasıydı.

     Spoiler kısmını okumadan buraya atladıysanız merak etmeyin, iyi şeyler de söyledim. Seriyi bitireceğim çünkü yarı yolda pes edemem. Gölge Öpücük şu ana kadarki en iyi kitaptı. Yazarın anlatımıyla ilgili sorunu Buz Öpücük yorumunda da söyleyecektim ama sonra bu yazıya erteledim. Bu yeni bir şikayet değil yani. Yeterince hızlı okursam görmezden gelebiliyorum.

     Buz Öpücük de bu da sürükleyiciydi ve toplam üç günde falan bittiler. Serinin diğer kitaplarının da böyle olacağını umuyorum. Onlara tekrar bu tarz bir şey okumak istediğim zaman geçeceğim ama şimdilik seri orta halli olmanın ötesine gidemiyor.

 
ALINTILAR:
 
"Seni önemsiyor..." Seviyor demek gelmedi içimden. "Kalbinde apayrı bir yerin var."
Christian yemeğini ocağa koydu. "Böyle bir şey söylemiş olamazsın. Sanırım biraz sonra kucaklaşıp birbirimize şirin lakaplar takacağız." ...
"Sana zaten bir lakap buldum ama sınıfta söylersem başım belaya girer."
(sf. 51)
 
 
"...Bence onun son istediği şey ciddi bir ilişki, sorun da bu zaten."
"Anlatılanlardan bazılarına göre, o son derece ciddi. Geçen gün nişanlandığınızı duydum. Biri de, Adrian babasına senden başkasını sevemeyeceğini söylediği için ailesinin onu reddettiğini söyledi."
(sf. 152) 
 

PUANLAMA:
 
3,5 Taç: Ortalamaydı. Okumasan da olur. / Bence gayet güzeldi. Beğendim ben.
 
Serinin yarısına geldim ve hala hiçbir kitaba dört vermemem iyi değil. Kan Sözü'nden umutluyum, kitaplardan biri dört alırsa o alır gibime geliyor. Ve az önce fark ettim, yine destan yazmışım. Bunu uzun süredir yapmıyordum. YEY.