3 Mart 2017 Cuma

Kitap Alışverişi #13: İstemediğiniz Kadar Detay


     Selam. Bu alışveriş bir-iki aylık sanırım. Hah. Yine de yazayım çünkü elimde bir amaç uğruna çekildiklerine inanmak isteyen, bekleme süresine rağmen yılmayan, her zamanki kadar kalitesiz de görünmeyen bir yığın fotoğraf var... Hayır, mal ergen kitaplarımı bir kenara bırakıp tarz değiştirmedim. Sadece kitaplıkta çok fazla mal ergen kitabım olduğundan daha fazla almak istemiyorum, ayrıca yeni bir seriye başlayacak zamanım yok.  Zaten şimdi aldıklarımın her biriyle ilgili istemediğiniz kadar detaya gireceğim.
     

     Geyşa'yı okuyup filmini izleyip yorumunu yazalı asırlar geçtiği için bir şey söylemiyorum. Bu fotoğraftaki diğer kitaplarla birlikte almamıştım zaten.  Diğerleri yine Japonlu şeyler ama yazarları da Japon. Madem Japonlara takmış bulunuyorum neden hala kitaplarını okumadım diye düşünüyordum, sonra şöyle bir yazıya denk geldim, ya da bu ikisi öbür sırayla olmuş da olabilir. Haruki Murakami ayrı bir mesele, kendisini her yerde görmeye başlamamdan uzun süre öncesinden beri 1Q84'üyle uzaktan sevişiyoruz, daha kısa bir kitabından başlayayım dedim şimdi beğenmem falan. Beğenmediğime karar vereceğim noktaya gelene kadar 1Q84'ü de okumuş olurum gerçi. (Elde edilmesi zoru oynuyorum.) Yastıkname verdiğim linkten alıntılamak gerekirse "Japon Edebiyatının bin yıllık klasiklerinden, en önemli kültür hazinelerinden biri." 83 çevirmenin ortak çalışması, ve aslına bakarsanız beni etkilemek için büyük bir sayıdan fazlasına gerek yok. Çok ani bir karardı ve kargo geldiğinde "Ben bunu okuyamam lan" diye düşündüğümü kabul ediyorum, ama dursun bakalım, eninde sonunda cüret ederim. Ve Kappa. Verdiğim linkte yazarın Raşomon ve Diğer Öyküler adlı kitabı vardı, daha önce filmine de denk geldiğim için (izlemedim) ilgimi çekmişti. Kappa nereden çıktı bilmiyorum. Şimdi link alakasız kaldı biraz, ha? Dediğim gibi ani bir alışverişti. Ama linkteki diğer şeyler de çok ilgimi çekiyor.




     Siparişi verdiğimde 2016'daydık evet. Aslında hayalimde yılbaşı Noel'miş gibi davranıp mutlu mutlu okumak vardı; çünkü 2016 Ocak'ında İki Şehrin Hikayesi'ne aşık olmuştum, çünkü okuldaki iki arkadaşım Bir Noel Şarkısı'nı yakın zamanda okumuştu, çünkü İthaki yeni bir baskı yapmıştı. Tabii sonra kargo geç gelince büyüsü kaçtı ve bilginiz olsun edisyon göründüğü kadar iyi değil. Belki bir sonraki Noel-gibi-davranalım yılbaşında. Koleksiyoncu'yu en yakın arkadaşım çok beğenmiş, ama nedense bana önermemiş çünkü bunu mal gibi Goodreads'lerden öğreniyorum, ama iyi bir arkadaş olduğum için hemen aldım -şimdi düşününce doğrudan önermiş olsa ilgilenmezdim herhalde. Sırça Fanus'u birkaç ay önce bir kitapçıda beğenmiştim ama bir tane vardı ve benden önce arkadaşım görmüştü. Vay be, bir paragrafta bahsedebileceğim dört tane arkadaşım varmış. İkisinin buradan haberi bile yok biriyle şu an konuşmuyorum hah.


     Zamanın Kısa Tarihi'ni tam olarak ne zamandır kesiyorum emin değilim. Okudum, şuraya minik bir yorum yapıvereyim ayrıca yorum yapılacak bir şey değil çünkü. Kitap için söyleyebileceğim tek şey "uzay, zaman". Çok daha fazlasına değiniyor ama ben "uzay, zaman" deyip susabiliyorum ancak. Ama annemin yaptığı gibi "aa uzay, zaman mı en sevdiğim" diye okumaya başlarsanız yine annemin yaptığı gibi "ee bildiğimiz fizik bu" diyerek yarım bırakabilirsiniz. Çok aydınlatıcı ve açıklayıcı bir kitap. Ben olsam adını "Geri Zekalılar İçin Evren" koyardım. Önce bu hızla ben ölmeden bu şeyleri ispatlayamayacaklar diye puan kırmayı düşündüm, sonra ben kim oluyorum diyerek beş verdim, sonra hiçbir bok anlamadım diye beş vermişim gibi duracak diye endişelendim, sonra beşte bıraktım. Kapağı çok şeker, o kapağa benim önerdiğim ad daha çok uyar, zavallı şeye kitaplığımın hiçbir yerinde yer bulamıyorum.

     Ve Death Note. Şimdi geçiyorum nasılsa birazdan lafı açılacak.


     Stefan Zweig her yerdeydi, minicikler zaten şimdi alayım dedim. Aslında ne yazık ki hiç ilgimi çekmiyor ama bir şans vermek istiyorum. Şu aralar sadece okulda kitap okuyabiliyorum zaten, o da beş saatten fazla uyuduğum günler. Hangisinden başlamam gerektiğiyle ilgili önerileriniz varsa dinlerim. Dr. Jekyll ile Bay Hyde'ı da uykusuzluktan ölmediğim bir gün okulda bitirmiştim. Ne yazık ki üç verdim, çok büyük beklentilerim vardı. Ona da şurada bir mini yorum yapıvereyim.

     Yazarın ne yapmaya çalıştığı çok belliydi. Kullandığı anlatım şeklini de sevmem (dili değil hikayeyi anlatma yöntemi), daha önce nerede gördüğümü hatırlamıyorum ama gördüğümü biliyorum. Kişilik bozukluğu çok ilgimi çekiyor ama Frankenstein/Dr. Moreau'nun Adası tarzı hikayelerden hiç hoşlanmıyorum. (İkisini de okumadım ama türevlerinden hoşlanmıyorum, yine emin olmak için muhtemelen bir gün onları da okurum.) Ama okunmayacak kitap değil, sırf göndermeleri anlamak için bile okuyabilirsiniz. Mesela Buffy'nin bir bölümünü (Beauty and the Beasts) resmen Jekyll'dan almışlar, göndermeyi anladığım için çok mutlu olmuştum. O bölüme de bayılmam orası ayrı.

 


     Bu sonuncusu ayrı bir alışverişten ve fotoğrafı yarım saat önce çektim çünkü evet ilk fotoğraflar çekileli o kadar oldu. Bir insan bir mangayı bu kadar yaya yaya okuyabilir. Şu seriyi tamamladım ya oh. 13. cilt ile birlikte iki ek kitap daha var ama onları da hallederiz bir ara. Kitaplıkta çok güzel görünüyorlar yey. Az önce gördüğünüz 7'yle 8'i okudum ama diğerlerine zamanım olmadı daha. Söylemiştim, Death Note'un mümkün olan tüm versiyonlarını izledikten sonra toplu bir yorum girmek istiyorum ama bakalım. Ben onu toparlayana kadar internet diye bir şey kalırsa. Tehlikeli Oyunlar okul için, önceki alışveriş yazısında bahsetmiştim ama yeni aldım. Onu da okudum. Hadi bir mini yorum daha. Sevemedim. Dikkatinizi rica ediyorum beğenmek değil sevmek ve sevmemek değil sevememek. Gayet önyargısızdım. İsterseniz anlamadığımı söyleyebilirsiniz. Bir çeşit farkındalık seviyesinde anladığımı düşünüyorum ama ne anladın deseniz cümle kuramam. Başkalarının ne anladığına baktığımdaysa sinirim bozuluyor. Her türlü samimiyetten uzak abartı sinirimi bozuyor, bunu Oğuz Atay'a değil oradan buradan gördüğüm yorumlara söylüyorum. Her neyse. Bütün bunları bırakırsak kitabın beğenip beğenmediğim veya katılıp katılmadığım yerleri oldu, zor muydu, gözünüzü sayfada tutarsanız ve kafanız uzayda değilse okursunuz, o anı yakaladıktan sonra okuyamayacağınız çok az kitap kalır zaten. Yorumlar ne olursa olsun sıra dışı veya olağanüstü bir şey beklemedim, ama madem öyle bir anlatım kullanıp böyle bir karakter üzerinden giderek böyle oyunlar yazıyorsun, işler değişir. Bir de kitap darmadağın. Dağınıklıktan hoşlanmıyorum. Bana ya gizli bir düzen ver ya kaos. Hikaye dağınık, karakterler dağınık, düşünceler dağınık. Bu üçünü anlayabiliyorum. Ancak kitabın kendisi de ayrı bir dağınıklık. Ama o anda Oğuz Atay'ın yanında yazarlara neyi nasıl yapacağını söyleyen bir kurulun içinde olsaydım "Bırakın bildiği gibi yapsın" derdim. Belki sadece basım aşamasında bir oyuna, mektuba vs. geçildiği yerlerde olan veya olmayan boşluklara karışırdım. Ya hep ya hiç adamım. Daha sınıf tartışmasını yapamadık, "kitabı çok beğendim yirmi yedinci kere okuyorum bana hiç ağır gelmedi sınıftaki arkadaşlarımdan daha zekiyim galiba"dan başka bir şey söyleyenler olacağına inanıyorum, belki benimkinden daha derli toplu bir düşünceleri vardır da etkilenirim diye puan vermedim ama iki üç civarlarında gidip geliyorum, işaretlemeyi Goodreads'te yaparım. Oğuz Atay'a devam etmek için delicesine bir isteğim yok ama o gün gelirse annemin kitaplığı evin sınırları içinde makul bir yürüme mesafesinde.
 
     Çok sıkılıyorum. Gerçekten çok. Bloğa ayda iki üç kez girdiklerim dışında hiçbir türden yazı yazamıyorum. Ta ne zamanın sorumlulukları ve planları altında eziliyorum. Son zamanlarda çok fazla insanı görgüsüzce ektim, görmezden geldim, arkasından konuştum ve aynısının bana da yapıldığına dair paranoyalarım var. Öğrencilik hayatımda hiç bu kadar devamsızlık yapmamıştım, birden fazla kez "Sınıfta kalmıyor musun?" sorusuyla karşılaştım ama mal değilim herhalde, her sabah kalkmaya karar vermeden önce hesaplama yapıyorum. Böyle ufak tefek asiliklerimi bile planlıyorum, düzen veya kaos bebeğim, okula gitmek için çok sayıda kritik nedenin farkına varıp listesini çıkarıp kendine tekrarlamadıktan sonra okulu ekmek çılgınlık değil düşüncesizliktir.  Ya da tanımlar tam tersi şekilde olabilir. Bir yere varacağım.

     Bloğa daha fazla yazmak istiyorum, kitaplar dışında da yazmak istiyorum. Bana konu önerebilirsiniz ya da kafama göre takılabilirim. "Öylesine konuştuklarım" etiketi altında topladığım, utançtan ölmeden okuyamayacağım kadar geriye giden yazıların sonuncusunu Nisan 2015'te yazmışım, şu tepedeki siyah beyaz konserli resmi şu andakiyle değiştirdiğimi açıkladığım gün. Evet şu anki çok daha davetkar görünüyor çünkü. Böyle şeylerden anlasam bloğa biraz renk katardım. Ama hey, en azından yazılarımı seçerseniz pembe oluyorlar. Çantamın rengi, şu an fark ettim. İnsanlar kırmızı sanıyor ama pembe, şşşt. Dizi, film, müzik, köpek konularında yazabilirim isterseniz. Kitaplar kadar sevdiğim dört şeydir. Nereden başlayacağımı bilmiyorum ama, çünkü takıntılarım var, bir film yorumlarsam hayatım boyunca izlediğim her filmi yorumlamak zorunda kalacağımı falan sanıyorum. Hem biraz bundan da kurtulurum. Bir şey hakkında yazmak isteyip yazmamak mantıksız geliyor çünkü. Diğer insanlar bu "ne istersen yazma" durumuyla nasıl baş ediyor görmek için kesin bir teması olmayan bloglarda gezindim biraz, şimdi de her fikir çalıntı geliyor. İlgilenirseniz köpeğimin çıplak fotoğraflarını yayınlayabilirim bayanlar.

     Keşke 2013'te Obur Kitaplık'tan başka bir isim düşünecek beynim olsaydı. Neyse asıl mesele o değil. Asıl mesele çıplak köpekten önceydi, bir şey hakkında yazmak isteyip yazmamak mantıksız ve aptalca. Takipçi kaybetmek uğruna beş ay boyunca sadece Japon, Kore dramalarından konuşmak veya aynı diziye yedi yorum girmek istersem tereddüt etmemeliyim. Ki bu arada Asya dizilerinden bahsetmek ruh halimi inanılmaz şekilde iyileştiriyor, izin verirseniz kanıtlayabilirim. Gokusen'i yorumlamıştım mesela, mangadan çok diziyi, ona bir yorum daha girecek kadar fikrim var ama birincisini pek takmamıştınız. Aslında Obur Kitaplık'ı siyah beyaz düzeniyle bırakıp, bir youtube kanalı açıp, orada kafama göre takılmayı düşünüyordum. Ama youtube fikri ilkel Obur Kitaplık zamanlarından beri var, sadece var. Bir gün gerçekleşeceğini bilsem bloğa hiç dokunmam, kitaplar için kullanmaya devam ederim. Ama zaten bu blogdan bir şekilde haberi olan insanları düşündükçe takma isim kullanmadığım için ölmek istiyorum, bir de yüzümü gördüklerini düşünsenize. Ayrı bir blog açmayı düşündüm ama blog dünyasına benden iki tane lazım mı sizce? Ve o zaman kendimi tamamen ikiye böleceğimi biliyorum. Bundan size yeni yıl yazısında bahsedecektim ki yeni yıl yeni ben diye geçiştireyim ama Doctor Who gifleri arasında kaynamış herhalde. Neyse, sadece konuşuyorum. Çok konuşuyorum ama sadece konuşuyorum. Uygulama aşamasına geçer miyim bilmem, daha çok tepkinizi ölçmek niyetindeyim. Muhtemelen gerçek bir değişiklik için bir sonraki "çok sıkılıyorum" dalgasını beklerim.