4 Şubat 2017 Cumartesi

"Bir Geyşanın Anıları - Arthur Golden" Kitap Yorumu

 
KİTAP KÜNYESİ:
 
Kitap Adı: Bir Geyşanın Anıları
Özgün Adı: Memoirs of a Geisha
Yazarı: Arthur Golden
Çevirmeni: Azize Bergin, Zeliha İyidoğan Babayiğit
Yayınevi: Altın Kitaplar
Türkiye Yayın Tarihi: 2000
Sayfa Sayısı: 559
Piyasa Fiyatı: 32.00 TL
Goodreads: 4.07
 
 
ARKA KAPAK:
 
"Bu destansı roman hızla yok olan bir dünyayı gözler önüne seriyor."
The Times
 
"Büyüleyici... anlatı sanatının en güzel örneklerinden biri... okumaya doyulmuyor."
Observer
 
"İnanılmaz bir düş dünyasına sahip olan Golden, Sayuri'nin anılarını şiirsel bir dille anlatıyor."
Independent
 
"Bu olağanüstü kitap yok olmuş bir dünyayı tün ayrıntılarıyla okurlara sunuyor."
Daily Mail
 
Kitap çıktığı günden itibaren Amerika ve Avrupa listelerinde bir numara olmuştur.

BENİM YORUMUM:
 
     Kitap 1900'lerde, İkinci Dünya Savaşı'nın öncesinde ve sonrasında, Japonya'da geçiyor. Geyşaların çok yaygın olduğu, kızların erkekleri eğlendirmek için yetiştirildiği ve sadece erkekler tarafından arzulandıkları sürece para kazanabilecekleri için birbirleriyle yarıştıkları bir dönemde.
 
     Sayuri, önceki adıyla Chiyo, küçük yaşta geyşa olmak için satılıyor. Biz de çocukluğundan yaşlılığına kadar onun hikayesini okuyoruz.
 
     Aslında kitabı bayağı sevdim. Düşününce çok güçlü bir kurgusu yoktu, hatta sonunu biraz sönük buldum, ama başka nedenlerden güzeldi.
 
     Karakterleri sevdiğimi söyleyemem. Sayuri hariç, onu sevdim. Mameha sempatikti, özellikle diğer karakterlere kıyasla çok nazikti. Hatsumomo ve Balkabağı, daha önce görmediğimiz türden karakterler değiller. Ama geyşalar arası rekabeti göstermek için gereklilerdi sanırım, ve çok da klişe gibi gelmediler. En nefret edilesi Hatsumomo'ya bile zaman zaman sempati besledim.
 
     Erkekler için aynı şeyi söyleyemem. Nobu nazik falan değildi, Sayuri diğer erkeklere kıyasla öyle düşündü ama ben yine de sevmedim. Başkan'ı bile sevdiğimi söyleyemem. Ama hepsi derin karakterler. Ve dönemin zihniyeti bütün kadın ve erkekleri etkilemişken Mameha'nın kalkıp da "Sayuri'nin hayatı üzerinden para kazanmayı reddediyorum" demesi, ya da Sayuri'nin "Kendi çayını kendin koy lan" diye çıkışması beklenemezdi sanırım. Güzel olurdu gerçi.
 
     Kitabı sevmek için bir diğer neden anlatımdı. Her şeyin aklımda çok keskin bir şekilde canlandığını söyleyemem, ama kitabın belli bir havası vardı ve onu anlatımda hissettim. Geyşalıkla ilgili açıklamalar da kafa karıştırıcı veya sıkıcı değildi. Anlatım derken kastettiğim o değil ama onu da söylemiş olayım. Bir de, "bunu o sırada bilmiyordum ama sonradan öğrenecektim ki" tarzı anlatımları seviyorum. Kastettiğim bu da değildi ama bunu da söylemiş olayım.
 
     Filmi de beğendim yey. Oyuncular harikaydı, dekor harikaydı, müzik harikaydı. Kitap doğal olarak hikayeyi daha güzel ve daha ayrıntılı işliyor ama film farklı bir kültürün etkisini verebilmişti ve görsel açıdan çok tatmin ediciydi. Müziklere bakmanızı öneririm, John Williams yapmış zaten, kendi favorilerimi tepedeki çalma listesine bıraktım ama uzak gelecekten seyahat ettiyseniz hala yerinde olmayabilirler. Filmi de öneririm. Ama öncelikle kitabı öneririm.
 
     Yazar da, yönetmen de Amerikalı. Bazıları kitapta ve özellikle filmde Batı'nın etkisini hissetmişler ve bu yüzden pek beğenmemişler. Ben Japon kültürüne çok hakim olmadığım için öyle bir şey fark etmedim, dolayısıyla düşüncelerimi etkilemedi. Anladığım kadarıyla yazar çok araştırma yapmış, hataları olmuşsa da bunun için adamı linç etmeye gerek yok bence, başka bir yer ve zamanın kültürünü yansıtırken yeterince saygılı olmaya çalıştığını düşünüyorum. Japonya çok ilgimi çekiyor, Japon kültürü çok ilgimi çekiyor, kitap da kalbimin yeni doğmuş sayılan aynı çekik gözlü yanını kazanabildi. Ötesi önemli değil.
 
     Gerçi filmdeki bazı gariplikleri ben bile sezdim. Öncelikle Mameha geyşa gibi görünmüyordu, diğerlerine yaptıkları makyajı ona neden yapamamışlar anlayamadım. Sayuri kitaptakinden daha cüretkardı, Başkan kitaptakinden daha nazikti. Ama böyle bir dönemde böyle şeylerin olabileceğini pek hayal edemiyorum. Kitap daha gerçekçiydi bence. Ki kitapta bile Sayuri çoğu geyşanın asla olamadığı kadar şanslıydı. Ama sadece kıyaslama yaparsak. Açıkçası daha vahşi bir sonu tercih ederdim, sadece o dönemin etkisini daha çarpıcı bir şekilde hissedebilmek için. Spoiler kısmında bahsedeceğim zaten bundan.
 
     SPOILER KISMI
 
     Neredeyse hiç ipucu olmamasına rağmen Başkan'ın birden Sayuri'ye "Bunca zaman seni sevdim" tarzı bir şeyler söylemesini beklemiştim. Bence bir kere görüp uğruna her türlü saçmalığa, zorluğa, aşağılanmaya katlandığı adamın beklediği gibi biri olmadığını öğrenmesi çok daha dramatik olurdu. Ki başkan o kadar harika bir adam değil bence. Bırak geyşalığı evlenelim demek tabii ki yok. Kız göz önünde de duramaz, Nobu bey sinirlenir yoksa.
 
     Kitabın en çarpıcı kısmı savaş zamanlarıydı kesinlikle. Hayatlarını kazanmak için başka bir yol bilmeyen kadınların erkeklerden yardım istemesi ve çok azının o yardımı alabilmesi. Ve savaş sonrası, geyşaların bu sefer Amerikan askerlerini eğlendirmek için kimonolarını kuşanması ve eski kültürel değerlerin Batı etkisiyle değişmesi.
 
     Onun dışında, çocukluğunun anlatıldığı yerleri de sevdim, özellikle geyşa olmak için satılmadan öncesi. Tanaka'yı kitabın en çarpık karakteri ilan ediyorum. Merhameti, şefkati, nezaketi... Hakkındaki her şey o kadar çarpıktı ki. Gözümde kitaptaki bütün erkeklerden, hatta insanlardan ayrılıyor. Sayuri'yle tekrar karşılaşsalardı ne olurdu hayal edemiyorum, ama karşılaşmamaları kitabın gerçekçi yanlarından biriydi. Ne savaştan önce ne de savaştan sonra akıbetini öğrenemediğimiz bir diğer karakter de Satsu. Bu iki karakteri, ve Sayuri'nin en azından akıbetini öğrendiğimiz anne babasını düşündükçe tuhaf bir hüzün hissediyorum.
 
     tamam bitti.
 
     Yorumu şöyle bir okudum da çok ciddi olmuş. Kitabı sadece "evet farklı bir kültüre ışık tutuyordu bilmediğim şeyler öğrenmiş oldum ehe evet çok faydalı hm" olarak gördüğümü sanmayın lütfen. Her şeye rağmen bu Japonya hakkında, bir Amerikalının izlenimi. Hikayeyi ilgi çekici ve büyüleyici buldum... Ama bu da kulağa çok ciddi geliyor. Kendimden sıkıldım, yeter bu kadar.

 
ALINTILAR:
 
Bizler, bir tepeden aşağı dökülen su gibi yaşarız, bizi yeni bir geçiş yolu bulmaya zorlayacak bir engel ile karşılaşıncaya kadar da aynı yönde akarız.
(sf. 137)
 
 
Keder garip bir duygu; onunla karşılaştığımız zaman çok çaresiz kalıyoruz. Bu dilediği zaman kendiliğinden açılan bir pencere gibi. Oda soğuyor ve bizler de titremekten başka bir yapamıyoruz. Fakat pencere her defasında biraz daha az açılıyor ve günün birinde pencereye ne olduğunu merak ediyoruz.
(sf. 333)
 
 
"Umutlar tıpkı saç tokaları gibidir. Kızlar çok sayıda takmak ister. Yaşlandıklarında ise bir tane bile taksalar aptal gibi görünürler."
(sf. 385)
 
 
"Asla savaştığım adamı yenmeye çalışmam. Onun güvenini yenmeye çalışırım. Şüphenin bulaştığı zihin zafere odaklanamaz. İki adam eşittir -gerçek eşit- ama ancak eşit güvenleri olursa."
 (sf. 421)

PUANLAMA:

5 Taç: Bayıldım. Kesinlikle harikaydı.

 
ÖNCE: Cömertçe puan dağıttığıma inanıyorum. Bu bebişe neden beş vermiyorum bilmiyorum. Okumaktan zevk aldım, kitabın kendisinden de hala daha zevk alıyorum. Verdiği havayı ve aklımda kaldığı halini seviyorum. Kitap bana bir noktada hatırlamadığım bir yanlış yapmış olmalı yoksa dört verdiğim çoğu kitapla aynı yere koymazdım bunu. Prensip olarak tek kitaplara dört buçuk vermiyorum. Neyse kalsın böyle, eminim sorun bende değildir.

SONRA: Ya da böyle bırakamayacağım. Ben ki ne kitaplara, ne Jennifer L. Armentrout'lara beş puanlar saçtım. Ama buna beş verirsem kolay yolu seçecekmişim gibi geliyor, tam açıklayamam şimdi, açıklamayacağım da. Beğendim ötesi var mı? Var açıklamaya çalışayım. Beş veriyorum ama Jen gibilere dağıttığım beşlerden de, Karen gibilere dağıttığım beşlerden de, "bu benim için çok özel bir kitap herkes okumalı" beşlerinden de farklı bir evrenin beşi. En başta vermeye kalktığım dördün sayı değeri beşten büyüktü o yüzden beş vereyim bari dedim ama şu an kitabı değersizleştirmişim gibi hissediyorum. Her şeye rağmen bu beş, vermek istediğim dörde dördün kendisinden daha yakın. Ergenliğin çok ilginç bir evresinden geçiyorum.