11 Aralık 2016 Pazar

"Başmeleğin Öpücüğü - Nalini Singh" Kitap Yorumu

 
KİTAP KÜNYESİ:
 
Kitap Adı: Başmeleğin Öpücüğü
Özgün Adı: Archangel's Kiss
Seri: Lonca Avcısı #2
Yazarı: Nalini Singh
Çevirmeni: Bige Turan Zourbakis
Yayınevi: Yabancı
Türkiye Yayın Tarihi: 13 Ekim 2015
Sayfa Sayısı: 384
Piyasa Fiyatı: 25.00 TL
Goodreads: 4.24

 
ARKA KAPAK:

     Lonca Avcısı serisinin bu ikinci kitabında, okurun güzelliğin ve kana susamışlığın hüküm sürdüğü ve meleklerin her şeyin hâkimi olduğu bu dünyadaki yolculuğu devam ediyor.

     Vampir avcısı Elena Deveraux, bir yıllık komadan uyandığında değişmişti. Artık, kanatları gece yarısı ve şafak renklerinde olan bir melekti. Ama Elena'nın vücudu hâlâ kırılgandı ve uçabilmek için iyileşmesi gerekiyordu. Son derece çekici bir şekilde tehlikeli sevgilisi Başmelek Raphael ise geçmişten bugüne hep "benim" dediklerine karşı korumacı ve kontrolcü olmuştu. Ne var ki, Elena söz konusu olduğunda otoritesi hiçbir işe yaramıyordu…

     Birbirlerini henüz anlamaya başlamışlarken Raphael, bir diğer başmelek olan Lijuan'dan bir balo davetiyesi almıştı. Bu daveti reddetmenin ölümcül sonuçları olabilirdi; bu yüzden Raphael, balonun olacağı ve onları korkunç bir kâbusun beklediği Pekin'e gitmeden önce Elena'nın uçmasını sağlamalıydı. Çünkü kadim ve merhametsiz Lijuan, ölülerin gücünü taşıyordu ve özellikle Elena için korkunç planları vardı…
 
BENİM YORUMUM:

     Veee aylardır bekleyen bir yorum daha huzurlarınızda, Temmuz'da okumuşum öhöm. (Artık bunu yorumlara giriş cümlesi yapmalıyım.) Kitaba kaç puan vereceğim konusunda kafam o kadar alışılmadık şekilde karışmıştı ki üçüncü kitabı okuduktan sonra karşılaştırarak, daha düzgün bir puan verir ve yorumu da öyle girerim demiştim. Üçüncü kitap okunduğuna ve düşüncelerim biraz olsun düzene girdiğine göre nihayet bir yorumu daha aradan çıkarabiliriz.

     BU KISIM SPOILER İÇEREBİLİR.

     Başmeleğin Öpücüğü çoğunlukla Elena'nın önceki kitapta olanlardan sonra gücünü toplamasından ve Lijuan'ın yol açtığı sorunlardan ibaret. Boş bir kitap olduğunu söyleyemem ama seri ilerledikçe biraz daha aksiyon beklerdim. Öncelikle Lijuan olması gerektiği kadar havalı veya korkunç hissettirmiyor, öyle anlatılıyor ama öyle hissettirmiyor. Uram kadar ezik değil ama evrim geçirmiş bir ölümsüzden daha fazlasını beklemek bir okur olarak hakkım bence.

     İşin kötü yanı, yazar Lijuan'dan daha tehlikeli kötü karakter bulamayacak herhalde. Kadın ölmüyor nasıl olsa. Gelir, gider, yine gelir. Dokuzuncu kitabın tanıtımında bile Lijuan'ın adı geçiyor. Tanrı bizi korusun.

     Elena daha bırakın kanatları, vücudu anca iyileştiği için kendini çok fazla zorlayamadı. En azından umduğum kadar değil. Ayrıca bu kitap Barınak'ta geçiyor. New York'tan uzaklaştıklarından Elena'nın arkadaşlarını ya da Lonca'yla ilgili diğer şeyleri görmüyoruz. O açıdan pek bir yenilik yok. Ama Raphael'in Yediler'ini biraz daha tanıyoruz.

     İşte Lijuan ölüleriyle oynuyor. Kelebekleri falan var. Ürkütücü bir kadın ama ben onu hissetmiyorum. Elbette gidip Slater'ı diriltmek zorundaydı. Slater'ın öyle geldiği gibi gitmesi büyük bir kayıp. Yazar orada çok değerli bir kıvılcım yakalamıştı ve ikinci kez düşünmeden söndürdü. Bundan tüyler ürpertici bir şeyler çıkabilirdi, Elena Slater'la teke tek yüzleşmek zorunda kalıp onu çok daha farklı bir yöntemle öldürebilirdi, biz de bu olaydan sonra peşini bırakmayan kabusları biraz olsun dindi mi öğrenirdik. Ama Elena onu oracıkta öldürmek zorundaydı. Tabii ki.

     Diğer şeyler de herkesin Lijuan'ı öldürmek için birlik oluşu. Michaela'nın, Anoushka'nın ve daha bir sürü kişinin Elena'yı öldürmeye çalışması. Çözülmeyi bekleyen, çok da gizemli olmayan cinayetler ve güç oyunları. Biraz sıktı mı? Biraz sıktı.

     Spoiler biter.

      Kadın o kadar muhteşem bir dünya ve karakterler yaratmış ama hikaye çok sorunlu. Hikayeyi ilerletirken karakterleri tanıtmak konusunda başarısız. İlk kitapta yalnızca adı geçen karakterlerle bu kitapta da tanışmadık, ilkinde kısaca görünenlerse bu sefer hiç görünmedi.
 
     Meleklerin Kanı'na dört buçuk vermiştim, yani serinin iyi bir yerlere gittiğini ve kitaplardan birine mutlaka tam puan vereceğimi düşünmüştüm. Ama şimdi pek sanmıyorum. Yabancı seriyi çevirmeye devam ederse ben de okumaya devam ederim ama her kitabını sabırsızlıkla beklemem herhalde. Dördüncü kitap Dmitri'ye odaklanıyormuş. İşe bakın ben de bu arada kendisini sevmediğime karar verdim. Başta Ateş'ten V'lane'i anımsatmıştı, ama şimdi alakaları olmadığını görebiliyorum. V'lane daha eğlenceli ve daha güçlüydü, ama dünyanın en iğrenç pisliğiydi o yüzden Dmitri'ye ısınamayacağımı kim söylemiş?

     Ayrıca oraya kadar çevirirler mi bilmiyorum ama yedinci kitap Ashwini ve Janvier'in hikayesiymiş. Sırf bu yüzden seriye devam edesim var. Onların hikayesini çok merak ediyorum. Bir de Illium'unkini ama ona yazar ayrı kitap yazmamış galiba. NE-DEN?

     Vee bu da bitti. Yanlışlıkla üçüncü kitaptan bir şeyler patlatırım diye fazla konuşmuyorum, zaten şu an ikinci ve üçüncü kitaba aynı anda yorum yapıyorum. Hem de düzensizce. Hayatı vahşice yaşamayı severim. Seriyle ilgili bir sürü yeni fikir edindim ama bu fikirler üç kitabı da okuduktan sonra oluştuğu için çoğunu Başmeleğin Gözdesi yorumuna yazdım. Onu da yakın zamanda yayınlarım. Hayır yakın zaman derken bir ay sonrasını kastetmiyorum. Bana inanmazsanız sizi suçlamam.
 
PUANLAMA:
 
3 Taç: Ortalamaydı. Okumasan da olur.
 
 
O kadar beklettikten sonra çok fantastik bir puan vermedim gördüğünüz gibi. Ama bu klasik bir "Ne düşüneceğimi bilemiyorum" 3'ü değil, "O kadar çok şey düşünüyorum ki daha yüksek veya daha düşük bir puan vermeye kalksam beynim patlayacak" 3'ü. Zaten puanlama sistemim iğrenç. Niye puanlama sistemi yapmışım ki?