24 Kasım 2013 Pazar

Cumartesi İlk 10: Yürek Burkan Anlar


     Optik'in Kitap Blogu'nun bir klasiği olan ve benim atlamadan yapmaya özen gösterdiğim bir başka Cumartesi İlk 10'a hoşgeldiniz. Her zamanki gibi geç yayınladığım etkinliğin bu haftasında yürek burkan anları listeliyoruz. Aslında geçen haftanın konusuydu ama zaten geciktirdiğim için bu haftaya bırakayım dedim. Geç de olsa yapmak istiyorum. Yeter üstüme gelmeyin, sınavlarım var benim de, rahat bırakın beni, yapıcam dedim.

Spoiler içerir hanımlar beyler, dikkat! Gözünüz olmadık yerlere kaymasın, iyi çocuklar olun.
 
 
 
1. Aynı Yıldızın Altında - John Green:
 
Gus'ın ölümü ve Hazel'ın sonradan bulduğu mektup kısmı, tabii ki. Hepimizin derinden yaranlandığı bir yer. Herif hava durumundan bahseder gibi bir havayla bir anda yeni bir bölüme Gus'ın öldüğünü söyleyerek başlamış. İşte siz orada hönk diye kalıyorsunuz. Tabii bir de kitabın sonu var ki orası daha bir beter. Hazel'ın Gus'tan gelen mektubu okuması. O mektupta Gus'ın Hazel'ı ne kadar sevdiğini bir kez daha anlamış oluyoruz. Hele son cümleleri yok mu...
Seviyorum, Augustus.
Seviyorum. 
Ölüyorum sanmıştım. Ciddi ciddi birkaç saniye nefes almakla almamak arasında bir transa girdim. Ağlasam rahatlarım, ama ben ağlayamadım da. Çok kötü bir his.

 
2. Alaska'nın Peşinde - John Green:
 
Diğer kitapla benzerlik gösterecek şekilde Alaska'nın ölümünü ve Miles'ın ödevini örnek gösteriyorum. Alaska'nın öldüğünü zaten birkaç sayfa öncesinden yavaş yavaş hissettirmişti adam. Siz tam böyle "N'oldu, n'oldu, n'oldu, n'oluyo be?" diye sızlanıp ileriki sayfaları karıştırırken ve Alaska'nın ölmediğini umut ederkenki o an. Ve öldüğü kesinleşince kalbinizde hissettiğiniz o sızı.
 
Tabii daha kötüsü Miles'ın ödevi. O son üç buçuk sayfa. Yürek burkucu olmanın da ötesinde bir an.
...Yetişkinler yüzlerinde o alaycı, aptal gülümsemeyle, "Gençler yenilmez olduklarını sanıyorlar," derken, ne kadar haklı olduklarını bilmiyorlar. Umutsuz olmamıza gerek yok çünkü hiçbir zaman tamir edilemeyecek kadar bozulmayız. Yenilmez olduğumuzu düşünüyoruz çünkü öyleyiz. Doğamayız ve ölemeyiz. Tüm enerjiler gibi, ancak şekil, boyut ve görünüm değiştirebiliriz. Yaşadıklarında bunu unutuyorlar. Kaybetmekten ve yıkılmaktan korkuyorlar. Ama parçalarımızın toplamından daha büyük olan parçamız başlayamaz ve bitemez ve bu yüzden yıkılamaz...

3. Açlık Oyunları - Suzanne Collins:
 
Katniss'in gönüllü olduğu yer. O efsane sahne. Her şeyin başlangıcı.
"Gönüllü olmak istiyorum!" diye bağırıyorum. "Haraç olmaya gönüllüyüm."

4. Ayaklı Bela - Jamie McGuire:

Prolog kısmı. Travis'in, üç yaşındaki Travis'in gözünden annesinin ölümü. Hayatımda ilk kez bir kitabın daha en başından gözlerimin dolduğunu biliyorum. Geçen "Cumartesi İlk 10"da sevmediğim karakterleri listelerken araya Travis'i de koymuştum. Çünkü kendini Abby'ye ezdirmesini sevmiyorum. Ama yaşadıklarına gerçekten üzülüyorum.

 
 5. Küller Şehri - Cassandra Clare:
 
Kemikler Şehri'nin sonunda kardeş olduklarını duyunca dünyaları yıkılıp Camlar Şehri'nde gerçeği öğrendikleri yere kadarki zamanda Clary ve Jace arasında geçenler genel anlamda çok üzücüydü. Hayatınızın aşkının kardeşiniz çıktığını düşünsenize. Korkunç bir şey.
"Küçük bir çocukken bir kelimeyi tekrar tekrar ve hızla söylediğinde, bir süre sonra anlamını kaybettiğini farketmiştim. Yatağıma uzanır, belli kelimeleri tekrarlardım: Şeker, ayna, fısıltı, karanlık... Kızkardeş," dedi alçak sesle, "Sen benim kızkardeşimsin."

6. Başlayanlar - Lissa Price:
 
Aşkım. Bebeğim. Canım benim. Bayılıyorum bu kitaba. En sevdiğim ikinci distopya kurgusu diyebilirim.

Ya unuttum ben bu kitabı. Küçük bir kız vardı Callie kaçsın diye uğraşırken ölmüştü hani. On iki yaşında falandı. Nasıl kötü olmuştum, anlatamam.

 
7. Opal - Jennifer L. Armentrout:
 
Ah, o son yok mu, o son! Katy'nin yanlış tarafta olduğunu ve kapana kısıldığını fark etmesi, Daemon'ın deliye dönüp ona doğru koşarken neredeyse ölmesi, sonra o öküzün ağzından sonunda "Seni seviyorum" lafının -bi zahmet- çıkabilmesi ve ağzınız beş karış açık okuduğunuz son.
Bir acı patlaması vücumdaki her bir hücreyi yakıp yıktı, ciğerlerimdeki tüm hava boşaldı. Orada öylece kalakalmıştım, kımıldayamıyordum. Kollarım çalışmıyordu. Biri beni yan tarafımdan tuttu ancak hissedemiyordum. Sanki çığlık çığlığaydım ama hiç sesim çıkmıyordu.Daemon yoktu.


8. Gölgeler - Ilsa J. Bick:

Yine kitabın sonu. Yanılmıyorsam hayatımda okuduğum en rahatsız edici sondu. Gerçi benim son dediğim yerden sonra birkaç sayfa daha final bölümü yazmış ama ben bir önceki bölümü son kabul ediyorum.

Alıntı yapsam bile sonunu tam olarak yazamayacağım için anlatıyorum: Alex suda boğulmak, havasız kalıp ölmek veya ne olduğunu tam hatırlamadığım madenimsi yerde enkazın altında kalıp ölmek gibi bazı sevimli seçenekler arasında, kimisi onu yemek ve kimisi de tecavüz etmek isteyen psikopat zombilerden kaçmış ve umutsuzca o madenimsi yerden çıkmaya çalışmaktadır; saatlerce aradığı çıkışı sonunda bulup deli gibi merdivenleri çıkmaya başlar ama yüzeye çıkmasına son otuz metre kadar kala işe bakın ki merdiven kırılır ve Alex suyu boylar. Ve bum! Yazar kitabın geri kalan birkaç sayfalık finalinde Alex'ten hiç bahsetmez.

Bu karı zaten hep tam karakterler "Bundan daha kötüsü olamazdı" diyeceğiniz bir durumdayken onları kurtarırmış gibi yapıp daha kötü bir duruma sokuyor. Yemin ederim Dex yeni kitabı çıkarana kadar deliriyorum. Bu yürek burkucu olmaktan da öte sanırım. Hani Umut Işığım'ın filminde adam (Pat miydi adı?) sonunu okuduktan sonra kitabını pencereden fırlatıp bağırmaya başlıyordu ya... İşte onu ben olarak hayal edin :D.

9. Şans Bilekliği - Cathy Lamb:

Geçenlerde tur için okuyup yorumlamıştım hani. Kitap benim tarzım sayılmaz ama yine de güzeldi. Neyse. Hani Stevie, daha yedi yaşındayken Sunshine'ı doğurtmuştu ya (doğurmadı, doğurttu, aman yanlış okumayın millet)... İşte o sahne çok duygusaldı.


10. Ölümcül Merhamet - Robin LaFevers:

Ta son ana kadar Duval'in öldüğünü düşünmemizi sağladı biç -,-. Ben "Ama o ölmez, ama o ölemez, yani... ölemez sanırım" havasındayken Ismae bir anda Duval'i o halde bırakıp gitti. Ben de geri kalanını zombi gibi okudum. Çok kötü olmuştum, gözlerim dolmuştu. Tabii sonradan "Duval öldü mü demiştim? Oops, görünüşe göre ölmemiş," yaptı yazar. Bir gün yazar olma hayalimi gerçekleştirdiğimde (gerçekleştirirsem değil, gerçekleştirdiğimde :D) ben de bunların hepsini okurlarıma yaşatmazsam ne olayım.

___________________________________________________________________________________________

Şimdilik aklıma gelenler bunlar ama daha yürek burkucu kitaplar okumuşluğum olmuş mudur, olmuştur. Ama cidden bakmakla uğraşamam çünkü dershaneye gitmem gerek :/. Bu ayın sonunda sınavlarım -bir süreliğine- bittiğinde bir sürü kitap yorumu yayınlayacağıma söz veriyorum ama bir süre daha blog'u boşlamam gerekecek. Bu kadarıyla yetinin millet.

17 Kasım 2013 Pazar

Neler Yapıyorum?




















     Geçenlerde Melek'i almak için girdiğim bir kitapçıdan Melek ve Melek Deneyi'yle döndüm. Şu anda da karar veremediğim için bir yandan Melek'e, bir yandan da Melek Deneyi'ne saldırıyor bulunmaktayım. İkisinin de melek kitabı olması ve adlarının benzemesi tuhaf bir tesadüf oldu ama şikayetçi değilim. Uzun süredir melek kitabı okumamıştım.
     Neyse. Okuduğum kitaplara geri dönelim.
     Melek, daha otuzlu sayfalarında olmama rağmen çok merak uyandıran bir kitap. Birinci şahısla  üçüncü şahıs arasında gidip gelmesi canımı sıkıp kafamı karıştırsa da insanın okuyası geliyor.

     Maximum Ride da uzun süredir aklımda olan bir seri. İlk kitabı Melek Deneyi'ne başladım.
    
     İşte böyle. Siz neler okuyorsunuz?

16 Kasım 2013 Cumartesi

KİTAP TİRYAKİLERİ 1. BLOG TURU 6. GÜN: Şans Bilekliği - Cathy Lamb || Kitap Yorumu



KİTAP KÜNYESİ:


Kitap Adı: Şans Bilekliği
Özgün Adı: Such a Pretty Face
Yazarı: Cathy Lamb
Çevirmeni: Deniz Beril Bacaklılar
Yayınevi: Ephesus
Türkiye Yayın Tarihi: Ekim 2013
Sayfa Sayısı: 437
Piyasa Fiyatı: 22.00 TL
Goodreads: 3.96



 
 
ARKA KAPAK:

 

 Rüzgarla Gelen'in yazarından yüreklerde iz bırakacak yepyeni bir hikâye...

Bu sıcacık, eğlenceli ve içtenlikle anlatılmış öyküde eski yaşamını tamamen bir kenara bırakan ve ilk kez kendini keşfetmeye çalışan unutulmaz bir kadın bulacaksınız.

Uzun zamandır obeziteyle mücadele eden Stevie Barrett, neredeyse hayatını kurtaracak bir operasyon geçirmek üzere, tekerlekli sandalye eşliğinde ameliyathaneye götürülür. Operasyonun ardından hırıldamadan yürümeyi başarabilen, kendi kendini iyileştirmek için bir bahçe yetiştiren ve tahtadan muhteşem sandalyeler yaparak onları boyayan yepyeni bir Stevie doğar.

Fakat hayatında değişen onca şeye rağmen, aynı kalan ufak birkaç detay vardır. Stevie'nin utangaçlığı, yakasını bırakmaya pek niyetli değildir. Bu nedenle, yakışıklı komşusuna duyduğu ilgiyi gizlemek zorundadır. İşler tıpkı onu küçük bir kızken yanına alan ailesinde olduğu gibi, çalışmakta olduğu hukuk bürosunda da yolunda gitmemektedir. Üstelik bir zamanlar en iyi arkadaşı olan kişi, verdiği kilolar yüzünden kendisine farklı davranmaya başlamıştır.

Stevie'nin yeni hayatında karşılaştığı en zorlu mücadele kendisini tanımayı öğrenmek olacaktır. Kendisinin aslında kim olduğu, kim olmak istediği ve eski Stevie'nin bu günlere nasıl geldiği hakkında şaşırtıcı cevaplarla karşılaşmaya başlayacağı bu içten ve eğlenceli yolculuk sizleri bekliyor.
 

 
BENİM YORUMUM:
 
 
 
     Annesi onu, kız kardeşini ve son olarak kendisini öldürmeye teşebbüs etmiş bir şizofreni hastası olan Stevie Barrett'ın hikayesini okuyoruz. Annesi o zamanlar on yaşında olan Stevie'yi, üç yaşındaki kız kardeşi Sunshine'ı ve kendisini köprüden attığında hayatta kalan tek kişi Stevie'ydi. Fakat sonradan bunalıma girip acılarını unutmak için yemeye, yemeye ve daha çok yemeye başladı. Otuz iki yaşındayken obezitesi o kadar ilerlemişti ki kalp krizi geçirdi. Sonunda ölmemek için bir operasyon geçirmek zorunda kaldı. Zayıfladıktan sonra değişti ve hayatını pek çok açıdan yoluna koymak için çabalamaya başladı. Alın size kitabın özeti. Ta-da!
 
***
 
     Kitap Tiryakileri'nin 1. blog turuna hoş geldiniz!
 
     Bir aralar kendi blog turumu düzenliyordum hatırlarsanız. Kaç ay geçti o iş iptal oldu ama sonradan çok sevindiğim bir teklifi kabul ederek Kitap Tiryakileri'nin bir parçası oldum. İlk kitabımız Şans Bilekliği. Beni biraz olsun tanıyorsanız, önceki yorumlarıma göz attıysanız, bu kitabı okuyup yorumlamam gerektiğini öğrenince nasıl dehşete düştüğümü tahmin edersiniz.
 
     Şu gifi gördükçe o anki halim aklıma geliyor:
 
     Chick-lit'ten. Nefret. Ederim. O kadar... aynılar ki. Sıkıcı kadın kahramanlar, çiçekler böcekler, depresif duygular ve garantilenmiş mutlu sonlar? Hayır, teşekkürler. Soğukkanlı suikastçılar, fantastik yaratıklar, kickass karakterler ve kaslı badboylar? Evet, lütfen.
 
     Sanırım Şans Bilekliği bana okutup da sevdirebileceğiniz tek chick-lit kitabı. Çünkü tam olarak chick-lit klasikleri gibi değil. Öncelikle, sıkıcı değil. Ben bir chick-lit değil de mizah kitabıymış gibi düşünerek okuyunca çok zevk aldım. Çünkü gerçekten feci komik bir kitaptı. 

15 Kasım 2013 Cuma

KİTAP TİRYAKİLERİ 1. BLOG TURU 5. GÜN: Şans Bilekliği - Cathy Lamb || Yazarın Eserleri






















***
 
 
 
      Şekilde gördüğünüz baağyaan, Kitap Tiryakileri'nin ilk blog turunda incelediği Şans Bilekliği kitabının yazarı Cathy Lamb oluyor. Şimdi yazarın diğer kitaplarına bir göz atalım.



***






     Bizim kitabımız: Şans Bilekliği. Sağında da yabancı edisyonu var: Such a Pretty Face. Ben şahsen yabancı edisyonunu daha çok sevdim. Aslında Türkçe kapağından nefret ettim ama bundan kitap yorumumda bahsedeceğim :P.
 


     Rüzgarla Gelen -özgün adıyla Henry's Sisters-, yazarın daha önceden Ephesus Yayınları'ndan çıkmış olan bir diğer kitabı. Bilirsiniz ben Chick-lit'ten (Hatun Edebiyatı diye çevirebileceğimiz, genelde kadınların okuduğu çiçekli böcekli kitaplardan hani) nefret ederim. Ölümlü işkenceli şeyleri severim. Ama Chick Lit severler arasında Rüzgarla Gelen çok popülermiş.
 
 
 
 
 






 
 
 
 
 
 
     Julia's Chocolates, yurtdışında yazarın en ünlü kitabı. İlk olarak 2007'de yayımlanmasına rağmen henüz Türkçe edisyonu yok. Chick-lit olmasının yanı sıra bir yemek kitabı kategorisine de girebilir. Benden uzak dursun yani :P.
  


 

 
 
     The First Day of the Rest of My Life, başlığını kapağa nasıl sığdırdıklarını bir türlü çözemediğim, gördüğünüz gibi kapağında oldukça yüzülesi bir denizin olduğu (Sizin de iskele görünce gecenin bir yarısı ve su da buz gibi bile olsa denize balıklama dalasınız gelmiyor mu? Yoksa ben mi manyağım?) bir başka kitap.
 
 
 
 
 
 
 





 



 
 
 
 
     The Last Time I Was Me, yine yine ve yine bir chick-lit. Şimdiye kadar bu kadının hep chick-lit yazdığını anlamışsınızdır zaten.





















     If You Could See What I See, yazarın Goodreads'te en yüksek puan alan (5 üzerinden 4.11) kitabı. Bu kadının denizli kapaklara olan takınıtısı ne bu arada??? :S





















     A Different Kind of Normal, hakkındaki yorumların genellikle ya çok yüksek ya çok düşük olduğu bir kitap. Ayrıca, bu kitapların isimleri neden bu kadar uzun?!?!





















     Comfort and Joy, bir noel kitabı. Asıl yazarı Fern Micheals. Cathy Lamb'ten de hikayeler içeriyor.



 


     Holiday Magic de bir öncekinin devam kitabı gibi bir şey. Cathy Lamb'in bu eserde de katkıları olmuş.
 




















     Almost Home'da Cathy Lamb ile iki başka yazarın katkıları da olsa da, kitabın asıl yazarı Debbie Macomber'dır.





















     Beach Season, Cathy Lamb'in sadece katkıda bulunduğu kitaplardan biri daha. Yaz kitabı. Şu chick-lit şeylerinin kapakları neden bu kadar kötü oluyor bilmiyorum. Biri açıklayabilir mi?





















     You're Still the One, yine sadece Cathy'nin yazmadığı; katkıda bulunduğu bir kitap. Ara sıra kapağına bakıp bakıp gülüyorum, nedenini ben de henüz tam çözemedim :D.


***

12 Kasım 2013 Salı

Kitap Tanıtımı: Araf - Jamie McGuire

     Selam. Uzun bir süredir ortalıkta yokum, biliyorum. Okul, okul ve yine okul. Neyse. Yabancı Yayınları, Tatlı Bela ve Ayaklı Bela'nın yazarından yeni bir kitap yayınladı. İlginç bir kitap gibi geldi ama okuyup okumamak konusunda kararsız kaldım. Sizinle de paylaşayım dedim. Okuyanlar benimle kitap hakkındaki düşüncelerini paylaşırlarsa sevinirim.
 
     Hazır söz etmişken, Ayaklı Bela'yı bitirdim ama yorumunu haftalar sonra falan yazabilirim. Sınavlar, sınavlar ve yine sınavlar.
 
     Kitap, en başında erkek olduğunu sandığım ama açıkça kadın olan yazarın (:D) meleklerle ilgili bir üçlemesinin ilk kitabı. Bir yerlerde "Hush Hush'a benziyor gibi" diye yorumlar gördüm, siz de görebilirsiniz ama takmayın. İnsanlar vampirli kitap görünce "Alacakaranlık'a benziyor" ve melekli kitap görünce de "Hush Hush'a benziyor" deyip duruyorlar. Onlar kafayı Hush Hush'la bozmuş. Çoğu zaman "sadece kitap okuduğumu" görenler bile yanıma gelip, Hush Hush mı okuyorsun, diye soruyor. Hayır, hayır, Hush Hush değil. Merhaba? Dünyada Hush Hush serisinden başka kitaplar da var. Dinlemeyin onları.
 
     Saçma açıklama bölümü bittiğine göre kitabın tanıtımını okuyabilirsiniz.
 
 
 
 
KİTAP KÜNYESİ:
 
 

Kitap Adı: Araf
Özgün Adı: Providence
Seri: Providence #1
Yazarı: Jamie McGuire
Çevirmeni: Nergis Karababa
Yayınevi: Yabancı
Türkiye Yayın Tarihi: Kasım 2013
Sayfa Sayısı: 504
Piyasa Fiyatı: 23,00 TL
Goodreads: 4.08
 


ARKA KAPAK:
 
 
 
IŞIĞIN OLDUĞU YERDE, KARANLIK DA VARDIR.

Nina, babasının ölümüyle kendisini Providence’ta varlığından hiç haberdar olmadığı bambaşka bir dünyanın içinde bulur. Babasının cenazesinin olduğu gün otobüs durağında tesadüfen karşılaştığına inandığı çekici, karşı konulamaz Jared ile yakınlaşmasıysa Nina’nın hayatını tamamen altüst eder.

Jared ile Nina’nın birbirlerine âşık olmaları işleri tamamen zora... sokar. Jared, Nina’yı sadece babasının düşmanları olan insanlardan değil, kendi soyundan olan yarı meleklerle Cehennem’deki Şeytanlar’dan da korumak zorunda kalır. Jared ile Nina’nın birlikte olabilmek için kaderlerine karşı gelip düşmanlarını alt etmeleri gerekir.

Tatlı Bela ve Ayaklı Bela romanlarıyla olay yaratan Jamie McGuire, bu kez farklı bir seriyle karşımıza çıkıyor.

Providence üçlemesinin ilk romanı Araf, devamını merakla bekleyeceğiniz fantastik bir aşka sahne oluyor.
 

9 Kasım 2013 Cumartesi

Cumartesi İlk 10: Sevmediğim Karakterler

 
 
     Optik'in Kitap Blogu'nda bu seferki Cumartesi İlk 10 konusu "Sevmediğim Karakterler". Sadece isimleri verip geçmek bana göre değil, iki saat nedenlerini açıklıyorum biliyorsunuz. Sevmediğim Karakterler'i ve onları hangi sosyopatça işkence yöntemleriyle öldürmek istediğimi okumaya başlayabilirsiniz. Yep! ^^

1. Lucian - Melez Sözleşmeleri Serisi:
Lucian'ı nasıl öldürmek istediğimden buraya tıklayarak ulaşabileceğiniz kitap yorumumda bahsetmiştim. Kollarını ve bacaklarını zombiler yerken tüm olayı izlemek zorunda kalacağı işkence yöntemi hani. Sonra o kol ve bacakları münasip bir yerine sokabiliriz.
 
2. Zoey - Gece Evi Serisi:
En kibar şekilde ifade edersek Zoey tam bir KALTAK. Zaten seriden de nefret ediyorum. Ben ikinci kitabın yarısına kadar dayanabildim, on kitap falan okuyan var... Seviyorsanız yargılamıyorum, ama anlamıyorum da. Gerçekten anlamıyorum.

3. Kral Clarkson - Beni Seç Serisi:
Clarkson. Boğazından aşağı tuz ruhu dökmek ve kendi kıçını yedirmek istediğim, kontrol manyağı, cahil, gerizekalı Clarkson. Bay "Ben Başkalarının Seçimiyle Değil De Lanet Olası Bir Kan Bağıyla Olsa Da Kralım Ben Her Şeyi Bilirim". Geber, pislik.
 
4. Celeste - Beni Seç Serisi:
Her zaman "Ben bilmemkaçıncı sınıftayım", "Ben mankenim ben süperim", "Ben çok güzelim o yüzden hepinizden üstünüm" havalarında.
 
5. Crystal - Şans Bilekliği:
Şu anda tur için okuduğum bir kitap. Crystal'dan nefret ettim. Önyargılı, benmerkezci, sadece kendi çıkarları doğrultusunda hareket ediyor.

6. Herbert - Şans Bilekliği:
Bu kitaptaki karakterlerin yarısından nefret ettim zaten. Adamın her beş cümlesinden biri "O aptal, hippi, özgürlükçü 'herkes eşittir' anlayışı yok bu evde", "Ben bu evin reisiyim beni dinleyeceksiniz",  "Bir kadın toplumdaki yerini bilmeli" şeklinde. Senin toplumdaki yerin neresi biliyor musun? Tuvalet deliği.

7. Juliette - Bana Dokunma Serisi:
Bu karaktere duyduğum güçlü nefret ikinci kitapta ortaya çıktı. Kendisi birinci kitabın sonunda "Ben güçlüyüm, ben yenilmezim" falan dedikten sonra ikinci kitabın başında tuğla kıramayınca saatlerce oturup ağlamıştır :D. Sürekli taraf değiştirmesini, öldürmeye karşı olduğunu söylediği halde üç kişiyi öldürmeye teşebbüs etmesini (üçünü de öldürmeye beceremedi bu arada, gerizekalı) ve hiç de abarttığı kadar kötü olmayan geçmişini hatırlayarak kendisi acındırmasını saymıyorum.

8. Blake - Lux Serisi:
Gerçek bir pisliktir kendisi. Dördüncü kitaptan çok çok büyük bir spoiler aldım. Size şimdi söylemeyeceğim tabii ki ama kitabı okuduğumda ve yorumladığımda söylerim. Şimdilik unutun.
 
9. Travis - Tatlı Bela/Ayaklı Bela:
Bunu yazarak çok büyük risk alıyorum ama Travis'i sevmiyorum. Evet, evet, açık ağızlarınızı kapatabilirsiniz. İstediği kadar güçlü ve yakışıklı olsun, işler Abby'ye gelince tam bir pısırık. Sevgilileri için her şeyi yapan ve kendini ezdiren kızlardan nefret ettiğim gibi erkeklerden de nefret ediyorum. Kimse kendini o kadar düşürmemeli bence.
 
10. Roze - Study Serisi:
Roze gibi, sürekli "Ben herkesten üstünüm, bana karşı koyamazsınız, beni yenemezsiniz" havalarına giren kötü karakterler çok sinir bozucu. Siz iyilerin kazanacağını biliyorsunuz ama yine de kötü karaktere duyduğunuz nefret gittikçe büyüyor. Sırf sonunda onun yenildiğini görmek için okumaya devam ediyorsunuz. Rahatsız edici bir şey ama hep işe yarar.

2 Kasım 2013 Cumartesi

"Tanrı (Jennifer L. Armentrout)" Kitap Yorumu



KİTAP KÜNYESİ:


Kitap Adı: Tanrı
Özgün Adı: Deity
Seri: Melez Sözleşmeleri #3
Yazarı: Jennifer L. Armenrout
Çevirmeni: Bilge N. Zileli Alkım
Yayınevi: DEX
Türkiye Yayın Tarihi: Mart 2013
Sayfa Sayısı: 408
Piyasa Fiyatı: 25,00 TL
Goodreads: 4.57





ARKA KAPAK:



 Akit’in kuralları Alex’i neredeyse ölüme gönderiyordu. Konsey onun Catskills’de ne yaptığını öğrenseydi, onu kimse kurtaramazdı, tabii Aiden’ı da. Furiler, Alex’in peşindeydi, şimdi de onu ele geçirmek isteyen başka güçler var. Alex sürpriz bir mektup alıyor, yazanlar karşısında ne yapacağını bilemiyor ve Seth’le gittikçe daha da yakınlaşıyor. Birlikte yaptıkları antrenmanlardan biri Alex’in bir Apollyon işareti daha kazanması ile sonlanıyor ve bu Alex’i biradım daha Uyanmaya yaklaştırıyor. Alex’in doğum günü yaklaştıkça sanki etrafındaki tüm dünya paramparça oluyor; geleceğin Apollyon’u aşk, kader ve yalanlar arasında sıkışıp kalıyor. Tanrılar öfkelerini serbest bırakınca yaşam geri dönülmez bir şekilde değişecek. Furiler, İblisler, Safkanlar, Melezler ve Avcılar hiç beklenmedik bir geleceğe hazırlanıyor. Tarih tekerrür ediyor fakat bu defa işler, pek de iyi gitmiyor.


Melez Sözleşmeleri serisi, Melez ve Safkan’dan sonra Tanrı ile devam ediyor.






BENİM YORUMUM:


     Tanrı'yı okuyalı aylar aylar aylar geçmiş olsa da hala hatırlıyorum. Peki okuyalı bu kadar zaman geçti de yorumunu neden şimdi yayınlıyorum, neden bunca zaman beklettim? Nedeni aylardır ekmek almaya kardeşimi göndermek için rüşvet verme (ya da favorim, şantaj yapma) nedenimle aynı şey: ÜŞENGEÇLİK.

***

     Melez'in basit ama güzel bir kitap olduğunu düşünmüştüm, Safkan'a da Melez'den sonra Jen'in ne kadar yol katettiğini görüp hayran kalmıştım (Safkan'ı sevmemin temel nedeni: Alex-Seth sahnelerinin fazlalığı). Peki Tanrı için neler mi hissediyorum? Kitaplarla evlenmek için bir kanun çıksaydı Tanrı ile evlenmeme hiç kimse engel olamazdı diyelim kısaca (Ben çok ciddiyim).

 
     YORUMUN GERİ KALANI SPOILER İÇERİR.